Kendime verilmiş sözleri hem tutma hem bozma çabası içerisinde kıvranırken kahveyi taşırdım. Elimi biraz yaktım, köpüksüz kahvenin tadına baktım. Bu falda güzel bir şey çıkmayacağı kesin.
Aksiliklerle daldığım uykunun aksiliklerle örülü rüyalarından aksiliklerle uyanıp aksiliklerle başlayan bir güne aksi bir yüzle merhaba dedim. Gün de boş durmadı tabi, gözünü bir an olağan işlerinden kaldırıp yüzüme baktı. İçinden bok dedi. İşine geri çevirdi gözlerini. Gözlerden saniyelik geçirilen cümlecikleri hep ezbere bilirim.
Odadaki dağınıklık birkaç şekilsiz yastık ve yerde topuğumun şeklini almış bir çift çoraptan ibaretti. Sonradan fark ettim, terliğe alışık olmayan ayaklarım sehpanın altını evdeki tüm terliklerle süslemişti. Bu kolajın asıl sahibi terlik giy diye ısrar eden annemdi. Son eseri için onu kutladım. Bir ara bir şampanya patlatmayı önerdim. Beni duymadığı için cevapsız kaldım.
Kızışmış kedilerin sidiğinde uyandırıcı bir aroma var. Burnum beynime kadar açıldığında migrenin şiddetiyle buluşuyor bedenim ve ooooh diyorum. Üşengeç ev kadını tanrımız bugün bize yine dünkü yemeği ısıtıp yedirmeye çalışıyor. Sevinçler de acılar kadar bayat.
Şekerlerin ambalaj kâğıtları pek iştah açıcı değil. Üzerindeki yazı Rusça mıdır nedir diye bakıyorum. Sanki çok anlayacağım da. İnek resimli ambalaj kâğıdının altından yerfıstıklı bir şeker çıkıyor. Ben sütlü sanmıştım. Hala yanılabildiğim için seviniyor, fıstık tadını unutabilmek için ise kendimi kahveye adıyorum. Yılların değiştiremediği Kıbrıs’tan gelme COS Kahvesi, Atilla Sokak No 2 Girne adresinden istisnasız bir şekilde düzenli aralıklarla evimize ulaşıyor. Sipariş üzerine de değil oysa. Sevdiğimizden filan da değil. Kader diyip geçelim sevdiceğim. Ota boka dediğimiz gibi, her ayrılıkta, her mutsuz sonda tekrarladığımız gibi buna da kader diyelim. Öyle diyince içimiz rahatlıyor çünkü. Öyle diyince puff diye sönüyor o şişkin ve dikenli koca balon. İçimizde yer açılıyor yeni acılara, yeni kayıplara.
Günümün nasıl geçtiğini soran biri yok. Demek ki yokluğun pek bir şey değiştirmemiş rutinimde. Çok bir şey kaybetmemişim. Sen de sormazdın. Şimdi de sormuyorsun. Başka soran da yok. Zaten ne yaptığım belli. Bütün gün otur, uzan, düşün, üzül. Bu siyaha siyah demek gibi, ağaca ağaç demek gibi. Neden bilinen cevapları yeniden duymak için soru sorulsun ki?
Uzun zamandır uluyan bir köpeğin sesini duymadım. Aman ne büyük eksiklik diyenin ben… Neyse! Eksiklik işte. Ulumayan köpekler, kırılmayan bardaklar, uzun zamandır kabız olmamak bile eksiklik. Sokağın başına yeni birileri taşınmış. Salonda birbiriyle alakasız iki avize var. Bol şatafatlı. İnsan neden böyle bir şeyi görmeye tahammül eder diye düşünüyorum. Annem de aynı şeyi düşünüyor olsa gerek, adam hep çalışma odasında diyor. O masanın başında oturuyormuş ne zaman annem oradan geçse. Demek ki bitik evlilikler zevksiz avize seçimleriyle ve çalışma odalarında geçirilen zamanla belli edebiliyor kendini.
Sokağa dadanan hırsızlar yüzünden binalardaki alarm sayısı arttı. Geceleri sokağa baktığınızda kırmızı, mavi, yeşil ışıkların bütünlükten uzak dans edişlerinin caydırıcılığını soluyorsunuz. Neyiniz var bu kadar değerli? Neyi gizliyorsunuz? Sürekli öten korkularınız uykularımı bölüyor diyorum, düşüncelerimi bölüyor, kurmayı tasarladığım cümlelerimi bölüyor diyorum. Beni hiç ciddiye almıyorsunuz! İnsanların kalplerini, emeklerini, gençliklerini, hayallerini çalmaya bu kadar alışmışken siz, neyi gizliyorsunuz alarmlı kapılarınızın ardında?
Biliyorum ki terminalden bakmadan atladığım ilk otobüs beni sana getirir.
Biliyorum ki adresin değişmiştir, şehir her zamankinden daha da sislidir.
Biliyorum ki saç telim bile kalmamıştır bir tarağında.
Biliyorum ki çoktan başkaları uyumuştur yatağının sol tarafında.
Ah sevgilim, şimdi beni kıskanman ne mümkün; şimdi ne mümkün seni kıskanmam. Yanımda olsaydın değişirdi bir şeyler. Daha iyi bir insan olurdum sen inanmasan da. Daha aklı başında, daha susmayan. O kadar çok konuşurdum ki sevgilim, düşünecek bir saniye bile bulamayabilirdim. O kadar çok sokulurdum ki göğsüne, neyin üzerini örtmeyi düşünüyor acaba diye şüphelenirdin.
Hep onu sev ama bir daha onunla olayım deme. Kendime bu sözü verdim. Hay dişlerim kırılsaydı, dilim dolansaydı, beynim sulansaydı da anlaşılmasaydı yeminlerim. Denerdim. Denemeye çalıştığını izlemeyi; sana hak vermeyi denerdim. Alışırdın zamanla, alışırdım. Kendime verilmiş sözleri hem tutma hem bozma çabası içerisinde kıvranırken kahveyi taşırdım. Elimi biraz yaktım, köpüksüz kahvenin tadına baktım. Bu falda güzel bir şey çıkmayacağı kesin.