ÇOK GEÇ OLABİLİR DİYORUM, BAKIN! ÇOK GEÇ OLABİLİR, ÖLÜMSÜZLÜK İCAT EDİLMİŞ OLABİLİR. VİCDANINIZ SİZİ ASIRLARCA BOĞAZLAYABİLİR DİYORUM! DİNLEMİYORSUNUZ. O HALDE, PEKİ…

 Havuzun bulunduğu binaya girdiğimde gözlüklerimin camı buğulandı. Bonelerin plastik kokuları ve sosisli sandviçin kokusu birbirine karışmaya başladı. Buradan bir an önce çıkmak istiyordum. Birbirinden çelimsiz çocukların su yutuşlarını izlemek bana nasıl bir zevk verebilirdi ki? Anneler gururluydu, babalar ise hiç. Bu suyla kutsanmış cehennemde çekilecek çilem vardı kısaca dostum. Gelmiştim kendi ayaklarımla. O ayaklar ki, zaten kanıyorlardı. Tırnakları cilasızdı. Zeminin üzerinde kulak tırmalayan bir gıcırtıyla ilerlemeye başladım. Şimdi bu su kızarmazsa içim rahat etmezdi. Son bahar yapraklarının kızıllıklarını gölgede bırakacak bir kırmızı olmalıydı. Kaç kurşunum vardı? Hatırlamıyorum. Dan dan dan.. Bütün çocukları öldürsem anneleri kıskanırdı. Babaları başımız kel mi derlerdi. Ne derdim o zaman? O sigara dumanına bulanmış kafalarınızı sarkık göğüslü ve kıllı göbekli orospularınızın karınlarına yaslayın ve çıkan seslerde bir affediliş vahiyi aramaya başlayın mı derdim? Benim kurşunlarım arındıramaz sizi, kendi kurşununuzu sivri dillerinizin; riyakâr gözlerinizin; acımasız ellerinizin içerisinde mi arayın derdim? Diyemezdim elbette. Bunu diyecek kadar sakin ve kibirli olamazdım. Çocuğunun hayatının içine eden sensin adam, haydi söyle şimdi bu kurşun seni insanların gözünde kahraman bir baba mı yapmalı, yoksa çocuğunun dinmeyecek acısına başlamadan son mu vermeli diyemezdim. Bunu diyecek kadar unutkan ve kendi geçmişiyle barışmış olamazdım. Dan dan dan… Annelere ne demeli? Yapamadıklarını yapmaları için çocuklarını kendi karakterine yakın, kendine uzak yetiştiren anneler! Sizin için de diyeceklerim var elbette. Ama önce gizlice ağlamalarınızı bir köşeye bırakmalısınız. Elâlem ne derleri ve saçımı değiştirsem beni yeniden arzular mılarınızı. Yemeğin dibini yakışlarınızı ve falcılara taşınışlarınızı. Bir gün olsun eğilip başını okşamanın içimden gelmediği çocuklarınız… Onlara beslediğim bu sevginin ne boyutlarda olduğunu fark edemiyorsunuz bile. Sempati duymadığım birinin hayatını kurtarmaya çalışıyorum diyorum. Bunu yüksek sesle söylüyorum. Acaba bu kimin ebeveyni diye yüzüme bakıyorsunuz. Çocuğuyla çocuğumuz arkadaşlık etmese bari diyorsunuz içinizden. Delilik çünkü bu, babadan oğla, oradan da onun soyuna sopuna geçer. Aman diyorsunuz, evladıma kötü şeyler aşılarsa? Topları yola kaçtığında peşinden koşarlarsa? Düşerse, kanarsa? Bir sakatlık olursa? Kocam eve geç gelirse? Kocam eve hiç gelmezse? Ya kocam eve gelmezse bir daha? Bir başkası varsa? Ya bu kadın, o gördüğüm genç kadınsa? Aralarında sandığım şey varsa, beni bırakırsa? Kuruntu bunlar dediği şeyler, gerçekten de varsa? Ne yaparım ben diyorsunuz içinizden. Ne yaparım ben. Ben? Yani birden bire çocuğunuzu geride bırakıyorsunuz düşüncelerinizde. Sadece bir ben kalıyorsunuz. Baştan aşağıya korkak ve kin dolu. Düşünsenize, sizden daha çok düşünüyorum sizin bir anlık isterim diyerek sahip olduğunuz çocuklarınızı. Yani diyeceğim oydu ki gurulu anneler, hiç babalar! Şimdi bu su kızarmazsa içim rahat etmezdi. Son bahar yapraklarının kızıllıklarını gölgede bırakacak bir kırmızı olmalıydı. Kaç kurşunum vardı? Bu soruyu size sorsam benim ellerimde on parmağım var dersiniz. Size ellerinizde kaç parmağınızın olduğunu sorsam, benim iki gözüm var dersiniz. Size kaç gözünüz olduğunu sorsam, evliliğim boyunca ben üç kere boşalabildim; kocam ise sayısız kere dersiniz. Kaç çocuğunuz var desem, hepsi de birbirinden yaramaz beş paranoyam var dersiniz. Yani diyeceğim o ki bayan gurulular, bay hiçler… Klor kokusu genzimde bir tortu oluşturdu. Ayakkabı tabanlarımın sesi beni çılgına çeviriyor. Çocuklarınızın birbirinden renkli ve inadına fosforlu mayoları gözlerimi kör etmek üzere. Bu boşluğun uğultusu içimde engellenemez bir dürtü yaratıyor öldürmeye dair. Yani diyeceğim o ki… Saçına kavrulmuş soğan kokusu sinmiş gururlu bayanlar… Ayak tırnaklarını kesmektense onların kırılmasını bekleyen bay hiç kimseler… bir kez olsun saçını tam kurutamadı diye azarladığınız, suyun üzerinde tam duramadığı için yüzünüzü buruşturduğunuz, ayağı kayıp düştüğünde dudaklarınızda bir eyvah yerinde geri zekalı gezdirdiğiniz çocuklarınızı gözlerinizin önünde dan dan dan kızıla boyamaya geldim. Üzülmeyin artık, daha fazla yaramazlık yapamayacak, daha fazla masraf çıkartamayacak, üzülmeyecek, ağlamayacak, yıkılmayacaklar. Tanrınız size yeni nesil peygamberini gönderdi diyesim geliyor ama bunu bu şekilde açıklasam beni taşlardınız sanırım. Oturduğunuz koltukları yerlerinden bir hışımla söküp kafamda parçalamaya çalışırdınız ve sonuç olarak kafamı parçalardınız.

 Ama böyledir bu. Tanrı aramızdan birini seçer. Ona gerçeği gösterir. Melek göndermeden, kitap indirmeden. Öylesine saf ve net bir gerçeği: baştan sona, sona ermeyecek bir acıyı yaşatarak. Ve ey gururlu ve nasırlı kadınlar, hiç ve kulağı kıllı erkekler… Bu peygamber, yaşadıklarını ve yaşayacaklarını öyle iyi sindirir ki, sindiremeyeceğini bildiklerini tam da birazdan olduğu gibi dan dan dan ! Kurşuna dizer. Bu düşen bir takma kirpiğe benzer. Deprem anında denizin kendi sınırlarını yeniden çizişine benzer. Siz gururlu ve çamaşır suyu lekeli kadınların; hiç ve ağzı demli çay kokan adamların ellerine büyük gelen çocuklarını düşen bir takma kirpik gibi, çocuklarınızın ahşap yangın merdivenleriyle donattığınız karakterlerini ise depremi bekleyen denizler gibi çekip alır ellerinizden tanrınız. Eninde sonunda dalgınlığınız yüzünden arabanın altında kalacak olan… Düşüncesizliğiniz yüzünden evi ve kendini kibritle yakacak olan… Hissizliğiniz ve umursamazlığınız yüzünden bir gün intihar edecek olan çocuklarınızı… Siz onlara daha da bağlanmadan, izin verin gururlu bayanlar, hiç adamlar. Bu çileye bir son vereyim. Günbatımının en güzel izlenebildiği bir sahildeymişsiniz gibi yaslanın arkanıza, tutun birbirinizin birbirinize uzak ellerinden plastik bir sevgi ile izleyin bu kızıl suları. Bu mermi seslerini de martı sesi varsayın hadi. Hiç acımayacak.