ŞEHRİN TÜM KANSERLİ KEDİLERİ KORO KURMUŞLAR, ADI DA UYKUSUZLUK

 Sen uyurken silahını boşaltıyorum. Bu savaştan kanayarak ayrılan ben olmayacağım.

 Birkaç adım atabilsem bacaklarımın beni terk etmediğine inandırabilecektim kendimi. Ama bilmediğim bir yolun en karanlık sokağında hız limitini hiçe sayarken bunu yapamıyordum. Çığlık atsam? Uyanır mıydım? Çantalarımı yüksek rafların en tepesine koymuşlardı rüyamda, yine en çok annemi özlüyordum. Bir dahası var mıdır dediğim her hisse yeniden kapılıyordum. Silahımı yere bırakıp kucağımı açtım. Her şey yanacak gibi sanki; yitirilmiş gerçekler arasında savruluyorum. Ateşten bir kuyruğum var ve nereme saklamam gerektiğini kestiremiyorum. Bu oda benim değil hayır, sen benim değilsin. Bu bana ait bir hatıra değil. Neden buradayız? Neden kalbini dinliyorum? Öldün mü yoksa? Sakın!

 Bu ritme kapılıp kalkanlarımı parçalamaktan korkuyorum. İçime işleyen bir tını ile göğüs kafesin kabarıyor iyi ısıtılmış bir fırında pişirilen böğürtlenli kek gibi. Birazdan patlayacak sanki yanağımın hissiz tarafına. Ölürsen? Ölürüm.

 Zamanla yarışan bir mevsimindeyiz şehirsizliklerin. Sonbaharı nasıl tanımlayabilirim? Binlerce düşen, dağılan, yok olan yaprak. Ağzın açılıp kapanıyor, suyu kirli balıklar gibisin. Akvaryumumun çakılları yosun kaplı, ısısı düşük düşlerim yarı saydam. Saat kaç? Kapıdaki kim? Güneş doğdu mu diye düşünürken sabah oluyor. Kolun boynumun altında ölü bir yılan gibi, henüz soğumamış. Dudakların kayısı reçeli kokuyor sanki. Ayakların ayaklarıma çok uzak. Ellerin bileklerimi kavrıyor. Dün neydi bugün ne, yarın yoksa daha mı beter? Daha mı iyi derken zaman geçiyor işte.

 Kimin yalanına ortak oluyoruz hiç düşünemiyorum. Bu kimin kimi son görüşü, bu kimin gözyaşı, kimin gizlenmiş duyguları? Oysa ben gidiyorum. Neden sen gitmişsin gibi hissediyorum? Işıklar sönüp sabah oluyor yine. Yalnızlığın rutubeti burnumu tıkıyor, gözlerimi kurutuyor. Şimdi hislerden geriye bir tek ben kalıyorum. Ne kadar da sert, ne kadar da soğuk. Deriye yapışan bir demiri söküp atmak gibi. Atabilir miyim kendimi kendimden? Senin derin ikimizi de ısıtabilir mi misal? Bunca denk geliş, bunca rastlantı… Bunca kim ne düşünüyor, aman bize ne sorunsalı…

 Ne dilediğimi bile hatırlamıyorum. Sen miydin yoksa bir başka ben miydim dilediğim? Aynı şarkı sürekli kulaklarımda. Oysa bunu bana sen bile bulaştırmamıştın. Temize çekilmiş hatıralarda sahip olmayı en son dileyeceğin yere yerleştirdim seni. Geri dönüşü yok bunun.  Oyalansaydım diyorum, kalır mıydın yanımda? Gitmeseydim hiç, sarılır mıydın yeniden bana? Düşündükçe içimi titreten birkaç parmak ucu, neden hepsi de senin ellerine ait? 

 Kaçamıyorum, bacaklarım beni terk etti sanki. İtemiyorum, kollarım ağırlaştı, parmakların dut gibi döküldü.  Ben bu değildim diye haykırmak istiyorum. Ama ağzımdan “Öp beni.” çıkacaktır. “Biraz daha sarıl bana, düşmekten çok korkuyorum.” çıkacaktır. Tüm yaralarımı savaş madalyalarım gibi göstereceğimdir sana sonra. Tüm zaaflarımı avucunun içine bırakacağımdır yavrusunu besleyen kırlangıç gibi. Sonra bir gün…

 Bir gün başlayacaktır bir savaş aramızda. Tam da eğilip yarama üflediğin, geçti artık dediğin anda.

 Ama sen uyurken silahını boşaltıyorum. Bu savaştan kanayarak ayrılan ben olmayacağım.