BU ÜLKEDE DE PORTAKAL YETİŞİYOR, DEMEK Kİ ÇOK UZAK DEĞİLİZ

“Yerin üstünde gördük bunu unutma
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Kalıntılarla uzak anılarla yakın
Kendi görüntüde bir kırmızı karaca
Ne güzel yangındı o yangın
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Yaktığımız mutluluğu unutma”

 Demiş. Ben de katılıyorum.

 Şehrin karanlık dağlarında kasisler aşarak odama sığındım. Pencereleri sıkı sıkı kapadım. Gördüğüm rüya hayra alamet midir? Dedem olacak.. Olacak… Dedi. Peki dedim. Dileklerim, bir gün belki…. Olacak.

 Onca karanlığın ardından yanan şehri gördüm. Kalbime dokunsaydın anlardın ama bunu algılayabilecek durumda değildin. Duruyorduk. Zaman durmuyordu ama. Keşke dedim, o da bizim gibi dursa, durulsa. Sırtıma yapışan teninden akan ter değildi sanki. Beni içine çeken bir kimyaydı bu. Aşık olmam an meselesiydi ama kendime faşisttim.

Bir: Âşık olmayacaksın.

İki: Âşık olmayacaksın.

Üç: Âşık olmayacaksın!

 Sabrettim. Susulmayacak şeyleri sustum. Ne tuhaf, oysa böyle değildim ben. Bana ait olmayan eylemlere bürünüyorsam aşığımdır. Bir: Âşık olmayacaksın.

 Üzerini örttüm. Yeni ölmüş yavru kedilerin üzerini örter gibi. Bir daha seni göremeyeceğimden emin. Omzuna bir öpücük kondurdum, uyandırmaktan korkarak. Birinin omzuna hayransam, aşığımdır. İki: Âşık olmayacaksın.

 Saçma sapan cümlelerimi döktüm sana. Ağlayabilseydim ağlardım ama yüzümde şapşal bir sırıtma vardı. Topu topu bir iki saatimiz vardı ve bunu duvar örerek geçirmek istemedim. Dilimin ucuna seni seviyorum geldi. Uzağındayken hissettiğim kokunu içime çektim. Nefesim kesiliyorsa aşığımdır. Üç: Âşık olmayacaksın!

 Bu köprü seni bana getirsin diye inşa edilmemiş diyorum içimden. Hoşnutsuzluğum bu yüzden. Bu şehir seni benden ayırmaktan başka işe yaramaz. Mandalinaları hoş kokuyormuş, ağaçları gür, denizi balık pulu parlaklığındaymış.. Beni alakadar etmez! Tavşan niyetlerini kendine yorumladığımı sana nasıl da muhtacım. Çatlak dudaklarını bir yandan parçalamayı arzulamak, bir yandan kıyamamak. Yine öyle sarılsa ya bana diyorum. Sarılıyorsun duymuş gibi. Uykun çocukluğumun uykuları gibi. Sıçrıyorsun, dönüyorsun, dönüşüyorsun. Bileklerin temas halinde ruhuma. Ölebilirim, ölmek istemiyorum şu anda.

 Yarı aralık perdeden zaman zaman sızan ışıklar ve yağmur tıkırtıları pencerede. Tanrım sana inanasım var, lütfen zamanı durdur. Her şey yarım yamalak. Cümlelerimizin sonuna nasıl geldik, nasıl bunca konuşma geçti alelacele bilemiyorum; kavrayamıyorum. Ben sana hangi susmam gerekenleri anlattım, sen kaç yalan söyledin? Kedileri sever misin, annene tapar mısın, yumurtadan iğrenir misin bilmiyorum. Bana benzeyen ve benzemeyen kaç yanın vardır; ne kadar kendine hassındır, neyini sevebilirim bilmiyorum. Ama aşık oluyorum. Dilerken buluyorum kendimi: Keşke…

 Sırtıma dokunuyor avuç için, yanıyorum. Her şey bir sis perdesinin arkasında karmaşıklaşıyor sanki. Yeryüzüne düşersem nereye kaçacağımı bilmiyorum. Tadını almaya çalıştığım tenin ne kadar da pürüzsüz. Bana herkesi, her şeyi unutturuyorsun. Mucize derdim ama ödeyeceğim bedelleri düşündükçe çekiniyorum. Sonra sonsuz bir öfke doluyor içime. Ah be yavrum diyorum… Bilmiyor musun sanki? Sevemez ki o seni. Şehir yanmaya devam ederken sabah oluyor. Hava zifiri karanlık. Yağmur çok şiddetli. Bilmediğim bir ülkedeyim. Suç oranı düşük, suratsızlık sonsuz. Denizin ortasında fokurdayan bir kuş mudur yoksa balık mıdır çözemiyorum. Deniz kızı diyorum bu, kendi kendime. Mutlu oluyorum. Sen arkanı döndüğünde bile mutlu oluyorum. Biçimsiz uzamış tek tük sakallarına değen dudaklarımın bana ait olduğunu düşündükçe mutlu oluyorum. Yaktığım mumlar, döktüğüm yaşlar boşa değildi diyorum. Vardın, daha da var olacaksın. İç işlerinde bağımsız, düş işlerimde bana bağımlı.