Birden mevsim değişti. Geride bırakılmış şehirlerden esen kuru rüzgârı ensemde hissettim. Ellerimi kavrayan ve sakın ölme anneciğim diye haykıran bir çocuk gibiydi. Kaçarı yok, beni terk etmeyecek.
Dalgalanan bayraklar başka gezegenlerin. İzlediğim gökyüzü her zamanki kadar berrak değil. Bu sis, bu titiz çiğ damlaları yapraklarda; farkındaysan çok aciziz.
İsmi her neyse, kim hatırlıyorsa – bu ben değilim – kimin üzerine yükse hatıralar, en çok kim ağladıysa o en erken ölsün. Közlenmiş biberin küflenen kısımları gibi, bataklığa saplanmış ve kurtulamamış gibi çürüsün.
Bu kadına iyi bakın yazan bir çığlık var içerimde yankılanan, kimse duymuyor onu. Ne çok benzeriz onunla ah ne çok. Ne çok sevmiştir beni, ben de onu tabii. İkimiz de kaçan vapura atlamayı deneyecek, sulara gömülecek kadar beceriksiz, mantıksız ve kimsesiziz. Bizim hayatımızda zamanlama hataları yüzünden yaş dökmeye kontenjan kalmadı.
Burası benim kapımın önü, burada oynamayın. Burası benim bahçem, benim erik ağaçlarım! Onlara dadanmayın. Sizi annenize, sizi öğretmenlerinize, sizi çoktan sizi unutmuş babalarınıza, sizi karabasanlarınıza şikâyet edeceğim.
Toz tutmuş kitapların görünen yüzeyleri. Kurumla kaplanmış gibi sanki. Ellerim, ellerimin değdiği her yerim, her şeyim, her aitim bencillikler yüzünden yakılmışların izine bulandı.
Birinin eli sırtımda, geçecek diyor. Neyi geride bırakmam gerektiğinin farkında bile değilim oysa. Derdim vardır elbet, yok değil. Ama bu içine hissizlik katılmış hamur mayalandıkça daha da umursamaz oluyorum. Saksılar bomboş. Şehirde bir pazar yalnızlığı hâkim. İnsan sevmediği birine bile şefkatle sarılıp uyuyabilir, kendini avutabilir; yoksunluğunu unutabilir.
Konuşan belli ki ben değilim. Biri kahve içer misin dedi. İçimden midem ağrıyor dedim. Kısa bir süre sonra kahve masama koyulduğunda gözlerimi ellerine dikip, ben sana ne dedim sen ne yaptın dedim, duymadı beni elbette. Gözlerle ellerin anlaştığı ne zaman görülmüş? Zaten insanın kendi elleri ve gözleri bile bir panik anında, bir sevgi patlamasında çelişirken, kimin elleri ve kimin gözleri anlaşabilir ki?
Bir film sahnesi beliriyor gözümün önünde:
“-Sen bu kaç yıldır neredeydin?
– Ben… Cezaevindeydim.”
Bu soruyu bana sorsalardı ne cevap verebilirdim, aynı cevap mı olurdu verdiğim, bilmiyorum. Bilemiyorum ki neredeydim, hangi hayatı kimin için yaşıyordum. Ben miydim bu yoksa bir başkası mıydı? Kendi hikâyemi anlatacak kadar bile kendime yakın olamadım. Hep başkalarını sevdim. Her gün durmaksızın birilerini sevebilmeyi; kabullenebilmeyi denedim.
Kirpiksiz kadınların gözleri ve parmakları kılla kaplı adamların tırnakları. Onlara bakmaya, sana bakmaya korktuğum gibi korktum. Birden mevsim değişti. Geride bırakılmış şehirlerden esen kuru rüzgârı ensemde hissettim. Ellerimi kavrayan ve sakın ölme anneciğim diye haykıran bir çocuk gibiydi. Kaçarı yok, beni terk etmeyecek. Anladım artık, geçmeyecek.