Her yer tıklım tıklım kedi. Sidik kokusu sıfır, toprak yeşilden gözükmüyor. Her buluta bir uçak konmuş ve benim haydi dememi bekliyorlar bekleyenleri sevindirmek için. Tüm şaraplar ucuz ve güzel. Baş ağrısı sıfır, ülserden eser yok. Yağmur yağsa da dizlerim ağrımıyor. Geceleri öksürmüyorum, kimsenin adını sayıklamıyorum. Sürekli hafta sonunu müjdeleyen bir cumaya uyanıyorum. Güneş göz yormuyor, rüzgâr sersemletmiyor. Ya ölürse diye korkmuyorum kimse için. Ya giderse diye endişelenmiyorum da. Sevmeme ihtimalleri aklımın ucundan geçmiyor kimsenin beni. Biri gelip çat çat çat bıçağı saplasa karnıma, yanlışlıkla olmuştur; kötü bir niyeti yoktur diyeceğim. Tatlı bir baş dönmem var. Her şey çok net. Bu netliktir belki de başımı döndüren. Çok iyi silinmiş camlar gibi, kırıp içerisinden geçiyorum fark etmeden ve ettirmeden hayatların. Her yer akasyayla karışık iğde çiçeği kokuyor. Domatesler ise kırmızı brandalar olmaksızın da kırmızı. Çok uzun yollar iki adımda bitiyor. Bitmesini istemediğim her anı sonsuza uzatabiliyorum. Sanki hiç aroması geçmeyecek bir damla sakızı gibi hayat. Ne tuhaf, kaçıncı kattan düşersem düşeyim ölmüyorum.
Sonra öpüyor beni adam. Anlıyorum ki rüyadayım.
Sonra öpüyor beni adam. Kesinlikle uyanmamalıyım.
Sonra öpüyor beni adam. Dili beni boğmaya niyetli.
Sonra öpüyor beni adam. Elleri neden titrek ve terli?
Sonra öpüyor beni adam ve
Ve ben kaçıncı kattan düştüğümü sayamıyorum.
Kulaklarımın arkası üşüyor, sabah oluyor. Ve ne öldürüyor ne de güldürüyor. Sadece süründürüyor işte. Yüzyıllardır süre gelen klişe.