UYKUSU GELİR HÜZÜNLÜ ÇOCUKLARIN HER SENE ŞUBAT GELDİĞİNDE

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum, sen gözlerimi gerekli noktaya diker, sularsın.

  Bulutların vanasını kapatmayı unutma evden giderken. Ben bir elveda diyorum kendi içerimden, sen geri dönüşler için davet bekleme. Bugün hatırladım, bir ada yolundaydım- uzağımdaydın- bir fincan kahvenin dibinde burnundaki iz konuşuyordu. Bir elçimiz vardı, geri döneceğini söylemeye gelen. Çok susamıştı, adaları adalıktan çıkardı, çekti denizi içerisine; tane tane ve kendinden emin konuştu, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum. Bu bilmediğim bir dilin haykırışları.

  Ama senden bahsediyorlar, eminin bak buna da. Kendimden, deneyimimden büyük konuşurdum hep, yine aynısı işte; oysa konuştukça bataklığa çekiliyorum. Soyadım bu ne yapayım, yerimi buluyorum. Yine ne yapıp edip sana yöneliyorum, soyadım bu ne yapayım, hep güneşe dönüyorum.  Bir harf hatasıdır, harf eksilmesidir, harf çoğalmasıdır; olsa olsa aşk sandığım sende. Akşam oluyor, olmuyor aşk.  Ayları saymadım ama olmuyor işte aşk, akşam oluyor. Penceresi kirleniyor ölü peri barınaklarımın. Bir masalın daha sonuna geliyoruz, çocuklar erken uyuyor. Çocuklar masalımın sonunu dinlemiyor, kızıyorum! Öldürüyorum tüm tırt kahramanları.  

 

 İçim rahatlıyor, artık kimse kurtaramaz beni. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kökünü çıkartamıyorum toprağın içinden yabani düşüncelerimin. Turuncu bir nevresim takımı içerisinde uyuyorsun sen, güneşi var etmiş olmanın gururuyla. Ama ben güneşe çıkamam, ama ben aydınlık anlarda bakamam yüzüne, dokunamam ellerine. Adım bu ne yapayım,  geceme gömülüyorum. Atlarla konuşuyorum, sabah olmasa; atlarla konuşuyorum, hiç uyanmasa; atlarla konuşuyorum, daha da ileri gidelim. 

 

 Ama ben, ansızınmış gibi sanki. Sanki hiç beklemiyormuşum gibi… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Yosunlu kirpiklerin bir lanetin habercisi. Bir başka rüzgârın esiri olmuşsun. Yanlış trene binmiş bir tanrı gibisin, tomurcuğuyla solan çiçekler gibi sanki. Burnundaki ize kalsa, o bile terk edecek artık seni. Nesli tükenmiş bir yalnızlıkla merdivenleri çıkıyorsun. Ayak bileklerindeki sızı yarasa çığlıkları atarak kalbime ulaşıyor. Ah benim zamansızım, sever misin yeniden beni?  Perdelerine sordum seni, yüzünü görmemi hep engelleyen. Yok, öyle değil der gibi dalgalandılar. Tane tane ve kendinden emin konuştular, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Yerle gök arasında bir yerde asılı kalmam lazımdı o an ama ben yine, yeniden… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kime ait olduğu unutulmuş şarkılar gibisin dilime dolanmış. Bir başka sabahı yok yeminlerimizin. Uyursan diye korkuyorum, gidersen diye korkuyorum, düşersen diye korkuyorum, üşürsen diye korkuyorum, ölürsen diye korkuyorum. Bir son saniye hatası ile yitersen diye korkuyorum. O zaman tırnaklarım kime saplanır, kimin ensesini koklarım, kimi düşünerek uyurum, kimin hatırasını üşüyerek kuruturum?

 Ürperiyor  içim, gözeneklerime işlemiş zehir gibisin, arınamıyorum. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Heceleri yutulmuş kelimelerle vedalaşır sevgiyi tüketememiş sevgililer. Senin cümlelerini ezberliyorum, beni görünmez kılan dualardır bunlar. Bir başkasını dinleyen ve kendinden hiç bahsetmeyen bir ihtiyar oluveriyorum. Nasıl da mantıksız bir son yazdım kendi hikayeme. Kimse affedemez boşa geçirilmiş zamanlarımızı. Ben gerekenden fazla konuştum, sen gerekenden fazla sustun. Hep bir kurtuluşu bekler gibi sefaletten.

 Bu bir başkasının izmaritini içmek gibi, hem de çöpün en derininden çıkartıp. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

Bu iki nota ki, ne nefesimizin ne de bedenimizin asla çıkartamayacağı,

Başrollerinde bize benzemeyen oyuncuların berbat oyunculuklarını sergiledikleri bir filmin sadece bir anında hissedilen,

Bizi oraya kazıyıp, hissettirmeden çekip giden.