TRANSPARAN RÜYALAR

 Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Zamansız çıkarttığım çoraplarım koridorun zemini dudaklarıma kadar ulaştırdı. Yatağımdaki ılıklık, uykunun şefkatindendir sandım ama değildi. Elim nasıl bu hale geldi, benden bu kadar kan nasıl çıktı, demirim eksikti hani diye düşünmeden önce ütünün fişini prizden çıkarmış mıydım diye düşündüm. Ütü yapalı üç gün olmuştu. Bir dakika, belki de beş gün. Burnuma hiç yanık kokusu gelmiş miydi? Gelmişse bile ben bunu bir başka haneye yükler gündelik düşük voltajlı düşüncelerime dalar geceyi sabaha bağlar ve uyurdum. O kapının arkasında çoktan kömür olmuş bir manzarayı görmek midemi bulandırabilir, başımı ağrıtabilir, beni üşütebilir, evhamlandırabilirdi. Elimi yastık kılıfının dikişsiz kısmından içeri soktum belki yarın uyanmam diyerek uyudum. Aklımdan geçenleri kalkıp kâğıda dökmek niyetindeydim ama bu elle bu gerçekten zordu. Filmlerde iki tek atıp ameliyata girebilen doktorlardan bir farkım vardı, bu bir film değildi ve ben filmin sonunda yapay bir mutlulukla izleyicilere sırıtmayacaktım.

 Rüyamda ki kâbustu bu aslında, herkesle vedalaştım, son sözlerimi söylüyor olmak beni hüzünlendiriyordu çünkü söylemek istediğim, anlatmak istediğim çok daha fazla şey vardı. Ama ölürken bile kalp kırmamaya çalışıyordum. Diriyken de kalp kırmamaya çalışıyordum ve şarapla dertleşiyordum, kediyle dertleşiyordum, kendimle dertleşiyordum. Kırabildiğim tek şey umutlarım ve şu lanet kadehti. Üşüyordum, rüyamda bile üşüyordum. Nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Kadının iki göğsünün arasından süzülen tere gözü takıldı adamın, onu izlediğimden haberiz. O kadar çok kavis meraklısı ve o kadar çok aciz. Kadının iki pembe göğüs ucundan polenler fışkırmaya başladı ama adamın gözü kadının ağzına odaklanmıştı. Odağınız kaydığında hayatınız çekilmez bir hal alır. Bulanıktır ve asılsızı yansıtır. Büyük bir yalan öbeğinin içerisindeki doğru sözü yalan sanmanızı kolaylaştırır.

 Ellerim istemsizce fincanın en sıcak yerinde kenetlendi kaldı. Sıcaklık kasıklarıma kadar ulaştı. Bu karnımda patlayan bir sıcak su torbasının kavuruculuğundaydı. Dışarıdan hızla arabalar geçiyordu, hızla insanlar, hızla bulutlar ve hızla köpekler. Karşıdan karşıya geçebilmeyi insandan daha iyi becerebilen, birbirinin üzerine çıkmadan yürüyebilen, gerçekten sıkıştırılmadığında agresifleşmeyen köpekler. Bir köpek kadar bile olamayanları düşündüm ve sıcak kahveyi hızla içmek suretiyle midemdeki yarayı uyandırdım.

 Sokak bana göre değil. Sokak bana ait değil. Sokak beni sahiplenmek bile istemiyor. Mazgallar birer tuzak, klimalar uyandırıcı elçi. Kornalar kornalar kornalar ve simitçinin sattığı simitten daha da gevrek olan sesi. Eve gitmem lazım. Eve gitmem lazım ama pişmaniye saçlarıma tutunmuş parmakların bir pişmanlığın yadigârı gibi, beni hiçbir yere bırakmıyor. Firarı imkânsız bir hapishanesindeyim hayatın sanki. Tünel kazmaya çalıştığım her kaşık ilk darbede kırılıyor.

 Arkamda hırıltılar çıkararak ölümü bekleyen bir kadın var. Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın. Azrail’ini bekliyor, Azrail’i soğuk bir kış gecesi o yalnızken gelecek. Saçlarının en dağınık, giysilerinin en lekeli gününde. Ama henüz mayıstayız, bu ülkede mayıslar çok sıcak geçiyor.

 Korkma, korkarsan başına gelir dedi kadın. Sigaramın külü çok ağlanılmış bir ayrılığın ardından dökülen kirpik gibi döküldü. Zemin olması gerekenden daha kirli, burada ne yiyip ne içebilir ki insan? Üç kuruşluk loş ve leş koridorları nasıl geçtim, nasıl fark etmedim, neden buradayım?

 Kadın korkma dedi tekrar. Korkmuyorum ama merak ediyorum. Bu kadın kim ve ben hangi korkumu ona çağlamış olabilirim? Saçları yok mu, peruğu kaç yüzyıllık, gözleri neden ölü, dili neden kesik? Tırnakları sonsuza uzanıyor, kadehi bile kavrayamıyor, ayakkabılarının topukları kırık. Sanki cesedi bir çöplükte yıllanmış ve sonra yeniden dirilmiş gibi. Öyle görünüyor; açıkçası öyle de kokuyor. Ve bana durmaksızın korkma demeye devam ediyor.

 Uzun ve pis tırnakları yaldızlı bir perdenin arkasını gösteriyor bana. Ama ne göstermek, sanki gözlerimi yerlerinden sökecek ve o geniş perdenin altından bir gerçekliğe yuvarlayacak sanki. Omurgamda dayanılmaz bir basınç hissediyorum işte o anda. Aniden ayağa fırlıyorum, bacaklarım sanki benim değil, zemin sanki ayaklarımın altında değil. İki uzun çıtanın üzerinde dengesizliğin tam da dengede olduğu noktada uçuşuyorum. Masaya çarpan kalbim kadının kellesinin olgun bir dut gibi yere düşmesine sebep oluyor. Ağzı korkma diyecek gibi açılıyor.

 Perdede taşmaya hazırlanan bir kahvenin kıpırtıları, tüm pencereler zangır zangır, tüm kediler diken diken. Geldin demek diyor içeriden bol nikotinli bir ses. Sussan bile diyor, şaşırsan bile istediğim cevabı aldım, içeri gel diyor. Korkuyorum. Korkuyorum ve kadının kesik dilinden korkmalar dökülüyor yine. Zemini bataklığa çeviren hecelerden zar zor kurtuluyorum. Sokağa atıyorum kendimi, sokağa adıyorum.  Kemiklerimin sesi beni bile ürkütüyor, beni bile şüphelendiriyor. Şimdi bir gölge bile olsam dikkat çekerim işte. Şimdi bir gölde çürük bir balık yemi bile olsam dikkat çekerim.

 Köşeyi dönersem karanlık bir geceye gözlerimi açacağımı düşünerek adımlarımı hızlandırdım. Kemiklerim daha da gıcırdıyordu. Kalbim çocuk elindeki bir davul gibi, ritmi bozuk, ritmi yorucu. Ansızın kaçan bir çorabın bacakta bıraktığı geçici his gibi, etim tam da en hassas bölgesinden yırtılmış gibi, bir kavanoz dolusu bilye yokuş aşağı akıyormuş gibi irkildim. Arkamı dönmeye beni zorlayan rüzgâra daha fazla karşı koyamadım. Anlık bir iğne acısıydı aslında hissettiğim. Tam da arkamda duruyordun, kokunu almıştım. Şimdi gözlerin karşımdaydı, elin bıçaklıydı, ruhun kararmıştı, kaşların çatılmıştı. Lütfen dedim dudaklarımın kıvrımlarıyla. Lütfen şimdi olmasın, öldürme beni. Kendi çukurunda hapsolmuş bir fare gibiydim. Yuvamın girişini betonla kapamak için acele ediyordun. Lütfen dedim gözlerimin kısıklığıyla ve dünyanın en büyük korkusuyla. Ve yok oldun.

 Telefon altıncı hissi yüksek kadınların ifadelerinde bahsettikleri gibi acı acı çaldı. Mozart’ın Requiem’i sustu. Haşlanmış yumurta kokusu tüm odaya dolmuştu. Kimin evindeyim? Kolesterolü yüksek ve alerjisi yoğun bir beden içerisindeyim, yumurta yemem. Telefonu bir adam boğazını temizleyerek cevapladı: Uyuyor, ona henüz söylemedim. Benden bahsediyor olmalı, hala uyuduğumu sanıyor olsa gerek. O, telefon çalmadan önceydi. O, boğuk sesin migrenimi katmerleştirmeden önceydi. O, uçuk sarı üzerine gri zarlı iğrenç yumurta zevkinin kokusu midemi bulandırmadan önceydi.

 Tek bir hareket, parmaklarım zonkluyor. Binlerce iğne aynı anda aynı noktaya saplanmaya çalışıyor sanki. Şakaklarımdan şelaleleri akıyor bulutsuz cennetlerin. Bileklerimden bağlı olduğum cilasız ahşap beni kangren ediyor. Başım dönüyor, bayılırsam düşmeyeceğim, yatalak bir düşkün gibiyim. Kimin evindeyim? Terliklerini sürüye sürüye yürüyen adam ya yaşlıdır, ya yüklü. Gölgesi kapının önünde bir an durakladı, bana bakmak için mi yoksa bakmamak için mi? Onu ne korkutuyor, beni de korkutmalı mı onu korkutan sorular?

 Tek dişim yerinde bir boşluk bırakarak uzaklaşmış. Yastığın altında saklanıyor olabilir mi ki? İşte seni buldum. Aaa pardon bunlar benim tırnaklarımmış, haddinden fazla dipten kesilmiş. Topuklarımda yara bandının izi var mıdır ki, siyah ve yapışkan? Tanrım böyle pis ölmeme izin verme. Tanrım aniden kapı açılmasın, gözümün içine kavanozdan bir tabağa akan bal gibi güneş dolmasın. Tanrım, lütfen; yaralarımı kurcalamasın.

 Perşembeyi pazartesiye bağlayan gecenin en kısa saniyesindeyiz. Ben, rüzgâr ve hiçbir erkek tarafından sevilmemiş olduğu için ağlayan kadın. Kadın atmış yaşını çoktan geçmiş. Geçmiş, geçiştirilmiş ama hala güzel. Gözleri, solmakla diri kalmak arasında tereddüt eden bir yaprak renginde. İnce dudakları ve aşınmış elleriyle konuşup duruyor. Ne yapacağız biz diyor, nedir bu başımıza gelenler? Sakinim. Tüm hayatım boyunca olmam gerektiği ama olmadığım kadar sakinim. Derin bir nefes alıyorum, sümbülle karışık sigara kokusu ciğerime doluyor.

 Anlatsam hayatımı diyor rüzgâr, roman olurdu. Kulağımı yastığa dayıyorum, kimden geldiği belirsiz bu seslerin. 1- Deliriyor olabilirim. 2- Deliriyor olabilirim. 3- Tatsız bir şaka bu.

 Ben buna para verdim lan diye bağırıyor adam, kadının yalpalayarak aştığı koridoru hızla tüketirken. Bir biblo kırıldı, bir sandalye devrildi, bir ölü, bir eli kanlı. Kendi çocuğunu sevmekten aciz adamların çocuğu yaştaki kadınlara gösterdikleri şefkatin karşısında ürperdiğim gibi ürperdim birden. Burnumun tıpası gevşekti ve beynim birazdan şıp şıp damlamaya başlayacaktı dudağımın üzerine. Tadını merak ettiğim ama tatmaya çekindiğim bitkileri düşündüm. Dermanı katilinin ellerinde olan bir kurbandan farkım yoktu. Gurur yapılacak, saygı oluşturulacak ortamların en lüzumsuzuydu.

 Terminale koştum. Bu otobüslerin birinden bir adam inecekti, boş otobüste bile cam kenarına oturma hevesinde olmayan. Bavulsuz, kimliksiz, bıyıksız ve anısız. Ansızın bakar mısınız diyecekti bana. Gözlerimi yerden kaldırmayarak gidecektim yanına ve açacaktım avuçlarımı, hatasını bilen bir öğrencinin cetvel yemek için açtığı gibi avuçlarını. Senin diyecekti, senin kızım… Pek uzun bir ömrün olmayacak. Bunu ilk önce hayat çizginden sonra da kesik bileklerinden anladım. Senin kızım… Aşk hayatın beklediğin gibi ilerlemeyecek. Bunu ilk önce aşk çizginden sonra da bana koşarken büründüğün çaresizliğinden anladım. Senin kızım… Sorularının cevabı ne yazık ki bende değil. Kendi kaderini yazmaya çalışman bazılarını çok sinirlendirmiş. En iyi falcısı sensin ömrünün. Gücün varsa git ve şu pis umumi tuvaletlerin kireçli leş aynalarında yüzüne bir bak.

 Pazartesiyi perşembeye bağlayan gecenin en uzun saniyesindeydik. Ben, kendim ve haddinden fazla yıpranmış gerçekçiliğim. Birazdan çok şiddetli bir kavga edilecek gibi susuyorduk. Hepimizin bildiği yine de hepimizin birbirimizden gizlemeye çalıştığı sırlarımız vardı. Kalktım hepimize birer kadeh şarap koydum. Sonra birer kadeh daha, birer kadeh daha. İnanır mısınız, bir tek ben sarhoş oldum. Şişeleri ayağımla sağa sola iterek banyoya gittim. Makyajım temizlenemeyecek kadar kemikleşmişti yüzümde. Bu gece de böyle yatayım dedim. Sabah gördüğümde midem bulanmasın diye kadehleri yıkamaya karar verdim. Çay bardağının üzerine konmuş çay kaşığının servisi kes emri gibi, biz de izmarit atarız kadehe, bu emri verebilmek için. Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Bir rüyanın renklerini kaybettiği derinliklerindeydim. Anneannem kitap şeklindeki mezar taşının sayfalarını çeviriyordu. Ölüm güzel olsa gerek, artık gözleri belli ki çok net görüyordu. Kavanoz dibi gözlükleri küçük burnunun üzerinde değildi artık.  Anneannem dedim koştum ona doğru. Bir kütüphane sessizliğinde baktı gözlerime. Misket mavisi gözlerinde yeşil kelebekler uçuşuyordu. Burnuma fırtına kokusu geldi. Haydi, anneanne dedim, kalk evimize gidelim. Bahçemiz sen yokken kurudu. Haydi, anneanne dedim, ne olursun sen bir daha ölmeden uzaklara gidelim.

 Yol üzerinde Perihan’ı gördük. Perihan, annemin mektepten arkadaşı. Kilyos Plajı’nda boğulduğunda henüz liseye başlamıştı. Hiç yaşlanmamış, sadece yosun bağlamış. Sen güzel bir kızmışsın Perihan dedim ona, neden kendine hiç bakmıyorsun? Seni kurtarmak isteyen kuzeninin elinde kalan saçların var ya hani Perihan dedim, onlar hala var, ben gördüm. Perihan bir süre yosunlu göz kapaklarını kıpırdatarak bir şeyler anlatmaya çalıştı. Düşük çenesi ve kopuk burnu onun konuşmasına izin vermiyordu çünkü. Biz gidiyoruz Perihan dedim, eski mahalleye. Sen de gel. Perihan yılların aşındırdığı boynunu sol omzuna büktü, bana ne işte, ben gelmem der gibi sanki. Sen bilirsin Perihan dedim, sen bilirsin. Ha bir saniye Perihan, mezar taşındaki şiirini çok beğendim, keşke ölmeseydin.

 Beyaz Kelebekler ’in mezarının yanından geçerek mezarlığın ana kapısına ulaştık. Anneanne dedim, ben ölürsem mezar taşımı kedi şeklinde yapsınlar. Bir de mezarımın başında akordeon çalsınlar. Anneanne dedim, bir kitabımı bastırabilseydim gelip sana okuyacaktım, söz vermiştim biliyorsun. Anneanne dedim, bir şiir defterimde benim için yazdığın bir şiir var hatırlıyor musun? Anneanne dedim, bu kapıdan çıkamayacağımızı biliyorum, bunu bildiğimi ve kabullenebilmek için zamana ihtiyaç duyduğumu biliyorsun. Ama anneanne dedim, annem bizimle gelmesin.

 Cumayı pazara bağlayan en sarhoş gecenin en verimsiz saniyelerindeydim. Yastığa dayadığım başımın içerisinde asker adımları gibi yankılanan nabzım beni uyutmuyordu. Elimi attığım kitabın sayfaları kalıplaşıyordu. Hangi elektik düğmesine dokunsam ampul patlıyordu. Sıkışıp kaldığım karanlık oda bana kutsal bir kitap yazdırabilecek kadar acımasızdı. Sıkıntıdan meleklerle konuşabilir, hatta onlarla hayali tavlalar atabilirdim. Terlik sesleri çoğalarak kapıma yaklaştı. Uyumuyorum ben, ama siz öyle bilin. Çok sevilmiş bir eski sevgili yüzü tüm sevecenliğiyle pencereme tıkladı. Sadece düşünerek açabildiğim pencereden kuş gibi sekerek içeriye girdi ve yanıma uzandı. Ellerim yüzünde kan çilleri oluşturdu. Sınırsız gülümsememle pisliğimi temizledim. Son bir şey söylemek istedim. Seni seviyorum gibi ya da özledim seni gibi. Neden böyle olduğumuzun bir önemi kalmadı artık bak yanımdasın gibi.  Ama nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Uyanmamayı tercih ettiğim bir kâbustaydım. Sevmediğim kimse yoktu burada, korktuğum birkaç şey zaman zaman beliriyordu sadece, sonra gidiyorlardı. Kendi hikayeme yakıştırdığım sonu sahnede izliyor gibiydim, habersiz ve büyük bir heyecanla. Perde kapanıyordu, alkışlamaktan avuçlarım patlayacak gibi oluyordu. Tüm adamlar kıvrımların peşinde, tüm kadınlar kendi kasıklarına kıvrılmış. Bu sabah bu şehirde karga sesleriyle gün doğuyordu. Martılar senelik izinlerindeydi, güvercinler çoktan ölü. Kumrular ilişkiler bana göre değil, yalnız kalmak istiyorum diye çırpınıyorlardı.

 Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın, vakti dolsun diye bekliyor. İntiharları beceriksiz, uykuları karmaşık. Kâbusları planlı, alnı düşüncelerden kırışık.