Sanki sussa ne olur?
Bir tüy uçuşur, bana ait değil bu da. Pazartesi günlerinin olağan geçmek bilmez saatlerinin en rutubetli anında pencereye hızla çarpan ve kalbimi yerinden söken kargaya bir çift sözüm vardı ama korkuyla unuttum. Dehşete düşen gözlerim var benim, senin bile henüz görmediğin. Filtresi kuru sigaramdan bir nefes daha alıp düşünüyorum. Zifir kustuğum rüyalarımın beni terk etmemesi neden? Herkes terk etmişken hem de, hem de herkes ölüp gitmişken?
Babamın bir tütün kutusu vardı bir de puro içen küçük ve göbekli adam biblosu. En çok o biblo tüterken heyecanlanırdım. Annemin minicik sepetleri vardı renk renk. Kendimi hep o sepetlere sığabilecek kadar küçük doğmuş sanıyordum. Çocuktum işte. Sürekli bir şeyler olacak ve dünyam değişecek sanıyordum. Hayalperestlikten uzaktım. Bebeklerimi konuşturmazdım, saçlarını tarardım sadece. Annemin diktiği kostümleri giydirirdim. Ama açık olayım, birkaç kez kedileri konuşturdum. Bir keresinde ölü bir kediyi konuşturarak ona hangi arabanın çarptığını öğrenmiştim. Ama bu bizim sırrımızdı, sırlar saklanmak için varlardı.
Aklım karışıyor öyle konuştuğunuzda diyemiyorum. Aklım çok karışık. Aklım darmadağınık ve tozlu bir kitaplık gibi. Bilmediğim dillerde kitapların çürüdüğü. Açıp son mektubumu okuyorum. Kendim bile anlamıyorum, iyi ki bu birine ait olamadı. Ensemi seviyorum, şiiiişşş geçecek hepsi.
Yine şimdi tam da olduğu gibiydi ama bir farkı vardı sanki. Huzursuz hissediyordum yine ama başka sebeplerim vardı. Yine griydi hava ama başka zamandı. Yine aynı renge bürünmüştüm ama bir başka hataydı. Benim çiçeklerim mısır konservelerine ekiliydi. Benim çiçeklerim çok çabuk soluyordu ve çileklerim tatsızdı. Hiçbir kumru yumurtasını benim gözümün önüne koyup da uçmuyordu. Güveni sıfırdı bana hayatımın. Benim başardığım, benim başaramadığım.
Ne lüzumu var halıların? Perdelerin hele? Hele terliklerin, çorapların? Saçların ve kaşların? Ter bezlerimizin ve kırılmaya eğilimli kemiklerimizin? Düşmüştüm, tek basamağı bile kendi kendime çıkamıyordum. Kendi kendime konuşabiliyordum ama. Salak karı, salak karı… Ne vardı sanki? Zamanı mıydı?
Birbirine benzemeyen yastıklar öbek halinde yerlerde, koltukların üzerlerinde, yatakla yorganın arasında, kasıklarımda. Uyuyamıyorum. Yüzden geriye defalarca sayıyorum, aklım yine karışıyor. Yirmi yediden önce ne geliyordu unutuyorum. On sekizden önce kapıyı kim çalıyor? Beşe geldiğimde ayaklarım yere basıyor. Buzdolabında su yok. Portakal yiyorum, tatsız ve susuz. Üzerine bir çikolata. Üzerine biraz ne varsa. Üzerime üzerime devrilen kartonpiyerlerin arasından gülümsüyorum. Bir gün öleceğimi biliyorum, ama şimdi değil diyorum. Tatsız şakalarınızı da alın ve gidin lütfen.
Ve ağzımın tadını geri verin. Ve gülüşümü plastiklikten uzak. Ve kalemsiz kâğıtsız düşüncelerimi, uçuşmayan. Uyandığımda bulanmayan midemi, aklıma geldikçe titremeyen ellerimi, serçe parmağı hissizleşmemiş ayaklarımı, yük taşıyabilen ve sarılmalara karşılık verebilen kollarımı. Boşluğa ve hiçliğe bakmayan gözlerimi, güzeli duymaya alışık kulaklarımı geri verin. Dedim. Hepsine dedim bunu ama kabul ettiremedim.
Lafı eveleyip geveledi. Durmadan masaya baktı. Masayı yakabilecek kadar derin bakışlarının ardında birkaç kırık dökük hatıramız vardı. Dedim ki gidebilirsin. Dedim ki alıştım ben artık. Dedim ki sikeyim böyle kaderi. Dedim ki kırmak istiyorum kafanda kadehi. Dedim ki gidebilirsin, karıştım. Dedim ki karmakarışığım ve buna alıştım.
Bir fare hızla yanımdan geçti. Beni selamlamayı unuttu şapşal. Oysa çantamın dibinde fındık fıstık kalıntıları vardır her zaman. Önüme gelen herkesle her şeyi paylaşmayı alışkanlık haline getirmiştim, o karlı çıkacaktı sonunda ama, selamsız işte. Fare tüyünden daha kısa saçlarım beni rüzgârdan, yağmurdan, olmayan güneşten korumadı. Kafama geçirdiğim bere beni lösemililere benzetti. Kendimi selamladım. Kendi sırtımı sıvazladım. Bu kısa boylu bir kadın için büyük başarı.
Köşede duran gitarın teli kopuk. Sehpada duran vazonun içi boş. Televizyonun yanından bana bakan kedi taştan. Bu evde ben de dahil her şey işlevsiz. Maket hayatlarımızın birer kopyası olup çıkan aksanımızla konuşuyoruz seninle. Naberi nasılsını yok hiç sohbetlerimizin. Ben ben diyorum sen ben diyorsun. Ben gün diyorum sen emek diyorsun. Ben yeter diyorum sen abajur diyorsun. Gülüşüyoruz. Kimsenin anlayamayacağı fıkralardan birkaçı geçiyor aklımızdan ve yine gülüşüyoruz. Ama ne gülüşme… benim bacaklarım dökülüyor senin dişlerin. Benim gözlerim içe gömülüyor senin kalbin. Biri duyarsa bizi, eriyebilirim. Biri duyarsa bizi, kaçıp gidersin.
Anlamsız anlamsız hırıltılar çıkartarak ilerliyor önümdeki yaşlı adam. Boğazını temizlemeye başlıyor, asfalta güzel bir konuşma yapacak şimdi. Eyyyy sürüngenler diyecek, eyyyyy benden beter kokan kır çiçekleri. Bitirdiniz ulan beni diyecek, bitirdiniz beni. Hele ki sen diyecek sokak lambasına, sen her şeye şahitsin it! Neden konuşmadın, neden anlatmadın onlara? Elimde bir silah olsa tereddüt etmezdim hiç. En güzel hediyeyi bir öpücük gibi kondururdum şakağına.
Ölüm dedim ihtiyara. Ölüm, kuru ayaz bir gecede tüm çamlar sallanırken köklerinden, tüm bebekler terlerken, tüm güvercinler gizlenmişken gelir. O anı ikimiz de göremeyeceğiz ama. Sen yedi yüz yaşına kadar acıyacaksın, ben üç yüz yaşıma kadar ağlayacağım.
Sanki sussa ne olur? Nasıl olsa eninde sonunda mutsuz olacağım. Sussa ne olur? Biraz kıvrılıp uyusam ve unutsam? Biraz unutsam ve uyusam? Biraz yaramı kurutsam? Ne olur? Tam kâbuslarımın içine dalacakken gözümün önünden kızıl yeşil bir tüy uçuşur. Bana ait değil bu da. Ne kendim ne kimliğim ne de kemirgenlerim.