(Bir daha deneyemez.)
Sağ kulağımın yanından ılıkça akıp geçiyor. Bir rüzgârın en son notası olamayacak kadar kindar. Geçmek bilmeyen günlerin hemencecik geçen geceleri gibi, perdeleri kapat. Perdeleri sıkı sıkıya kapat.
Metale bürünmüş küllükleri bu evin. Bu kavganın sonunda kırılan sadece seramikler, dökülen sadece boya kalıntıları olmayacak. Kendimle girdiğim savaşın en susuz geçen öğlenleri gibi, gölgeye kaç. Gölgeye kaç, gölgeler gizler hüzünsüzlükleri.
Kimse kimseye neden böyle olduğunu sormuyor. Evet, nedenler var, cevap almak için sorulmamış sorularda. Evet, nedenler var, kendimi haklı görmeme sebep olan. Düşünüyorum, kimseyi suçlamadığım bir hayat yaşıyordum. Öyle olduğu için öyledir diyordum. Öyle olduğu için öyle olmuştur, bir suçlusu olmamalı bunun. Vicdan muhasebesi yapılmış iki cümle aralarının en kapı zili çalmayan saniyelerinde fincanı devir. Fincanı devir, haşlansın tüm yalanları dudağa değmemiş belkisiz düşüncelerin.
Kargalar şehrinde tanıdığım tek güvercinsin demişti, bir başkası – hayallerde – hayır sen eşini kaybetmiş kumru kuşusun demişti. Bunu yazmıştım. Yaz da değildi ama yaz kadar aydınlık bir günün gecesiydi. Birini seviyor olmanın mucizeler yaratmasını bekliyordum. Durmadan bir ileri bir geriye sallanan tahta bir ata binmiştim, midem bulanıyordu. Uçuşan tozlar, dağılan közler, yanıyordum. Yangının en gösterişli alevini sahneye sunduğu anda cama doğru kaç. Cama doğru kaç ve kurtul anılarının derini eriten, gözeneklerini dolduran sıcaklığından.
Ya öyle değilse? Ya öyle değilse? Ya öyle değilse? İnandığım doğruların baştan sona bir başkasının edinmişlikleriyle? Başkasının gücüne gidiyorsa tüm bunlar, ben olmayan? Ya öyle değilse? Ya öyle değilse? Ya öyle değilse? Ya öyle değilsem ve değişemeyeceksem? Bir değişimi kabullenebilir mi ki derim? Bu yüzden mi kabarıyorum? Bu yüzden mi kabuk bağlamıyorum? Biliyorsun, bunu benden başkası hiç edemezdi. Biliyorlar, elimi attığım her çiçeği soldurmamla ünlendim. Tavanın zemini öpmeye başladığı evlerde radyoyu aç. Radyoyu aç, iki istasyon arası acımaz rüyalar.
Üst üste dizilmiş camların aralarında çiçekler kurutuyorum. Bir başkasının yansımasını kabullenebilecek kadar büyümedim. Aynalarım bulanık, ellerim çok acemi. Düşersem doğrulamıyorum. Doğruluğunu bir belkiye başladığım her ihtimalin kabuğu incecik. Saydam acıların diş sıkışlarında kitabın kıvrık sayfa uçlarından gözümü alamıyorum. Bir bütünlük daha kopuyor. Lime lime olan her iplik bir duanın tutunamayışı. Benim de mumlarım sönmüştü ama ağlamamıştım diyorum, gözlerini kısıp düşünüyor, eminim ki mumlar benden daha çok ağlamıştır diyorum. Dudağını büzdü, şimdi konuşacak. Ağzından çıkan anlamsız hecelerin seslendiği noktayı gördüğün anda makasa uzan. Makasa uzan, bir makas girdi mi devreye; yankılar susar.
Merdivenlerini hiç bilmediğim bir binanın nereye göre kaçıncı katta olduğunu yattığım yerden çözemeye çalışıyorum. Ciddiyetsiz işlerde takındığım ciddi tavır beni kanser edebilir. Kalbimin kulaklarıma çok süslü zarflara sarıp gönderdiği davul sesi anlayışlı ve gülümseyen ifademi yüzümden kazıyor. Dikiş tutamayacak kadar derin yırtıkları var bu öfkenin. Duvar dibinin en taşsız ve en az kumlu noktacığından fışkıran ve tutuna tutuna duvara kertenkele yuvaları yaptıran sarmaşığın ne günahı var? Ağlıyorum – kimse görmedi ki – o an tüm kumlar eriyor. Şimdi tutun bakalım tutunabildiğin kadar duvarlarına, köksüz. Kökensiz sevgilerini ve sevdiğinin uyandırmaya kıyamadığın yastık üzerindeki saç köklerini… Neyi nerene saklayacağını bilmediğin böyle üç kuruşluk kelime oyunlarında gözlerini ovuştur. Gözlerini ovuştur, parlasın tüm olmayanlar.
Dengesi bozuk tüm kedilerin. Zig zaglaşan kuyruğumu haddinden dar pantolonumun içinde gizli tutmaya çalışıyorum. Tüm zeminleri kaygan bu hissin. Bir otobanı var bu şehrin, kimsenin bilmediği. Ben yola mısır taneleri saçıyorum, bul beni. Belki de seni buraya, şuraya, oraya diyorlar durmadan. Diyorlar ama benim yerim yanınsa senin ve yansızlığın bir ulusa sesleniş kıvamındaysa? Varlığından rahatsız olduğum bir lekenin kazındıkça daha da derine gömülmesi gibi tende. Bazı kelimeler cidden kanserojen içeriyor. Güm güm güm güm güm güm ve en sonunda çatırdıyor gözlerim. Ağır çekimde düşünüyorum – bu yüzyıllar demek – konuşmam ise an meselesi. Dudaklarını açtığında orda olmaktan mutsuz dişlerinin göründüğü anda ayaklarına odaklan. Ayaklarına odaklan, ne kadar hızlı kaçabilirler bir kimsesizliğin patlama anından.
Avucumun içine kalemsizce üç beş sayı karalıyorum. Tüm bu kıvrımlar önemli günlerin not alındığı deri ve izlerden oluşan bir takvimdir. Bak mesela bir yılbaşı ertesiydi, alnım kanıyordu. Bak mesela bilmediğim bir otogar bozmasındaydım yarama sinekler konuyordu. Bak mesela, kendimi hiç mi hiç beğenmiyor ve aslında derimi yüzmeye filan da çalışmıyordum. Anlatmıyordum ve o da dinlemiyordu. Birileri durmadan hareket ediyor olmayı kendilerine huy edinmişti. Aklımı bulandıran tonlar ağırlığındaki sesleri itina ile çıkartarak içimde henüz uykuya dalmış olan tüm kuşkuları uyandırdılar.
(Bir daha deneyemez.)
Kaşlarımı geren, kasıklarımı çeken, dilimi delen bir basıncın hangi noktada yiteceğini düşünürken uykuya daldım. Uyandım, her şey bölük pörçük. Göz kapaklarımın yapıştırıcı etkisi var mıdır diye düşünerek bir daha gözlerimi yumdum ve yeniden açtım. Yine aynı görüntü; çok gürültülüydü. Güzel, seviyorum, neler değişecek der gibi duruyor bacakları. Elleri bir daha dokunursa gidemem. Olduğum yere sabitlenmiş kirpiklerini, mimiklerini ve ses tonunu düşünüyorum. Her hali beni öldürüyor. Peki bu kadar mutluysam, neden korkuyorum?