Yanlış yerde uyuyorum, tüm ekinleri kurutan ve teni çatlatan güneş gözüme giriyor.
Yanlış yerde sayıklıyorum, koridor çok uzun, güçsüz ellerin sıkıştırdığı musluklar firari.
Yanlış yerde uyanıyorum. Tüm bu titrek çiçekler ve korna sesleri, kimim ben der gibi.
Her şeyin hızla küle dönüştüğü, yapay gülücüklerin ve topuk seslerinin kafamı tam da omuz hizamdan kesmemi emreden çığlıklarına gömüldüğü yerdeyim. Tam ortada işte, en ortasına karmaşanın. Üç kişi daha çarparsa omzuma, görünmez olduğuma inanacağım. Belki bir bankayı soyar, belki bir adamı boğazlarım. Hiçlik, insana öfkeyle karışık cesaret yüklüyor. Tırnaklarım saçlarıma, kazaklarıma, ceplerime, kendi kendilerine takılıyorlar. Bir tek kalbim ritmini bozmadı; dakikada yüz otuz iki.
Tüm ayarları bozulmuş şehrin. Çıngırağım kaybolursam beni bulabil diye, ellerimin arasında bir yerlerde. Loş ışıkta ne de güzelim. Olmaması gereken yerde olmayan pencerelere bakıyorum, yağmur mu yağacak? Bir reflekstir, sana sesleniyorum. Ağzım yayvan, ellerim karışık. Sağ ayağımın üzerine ağırlığımı vermeden buralarda bir yerdedir umuduyla evi tavaf ediyorum. Günler hatsız ve hatırasız.
Susuz da solmayan çiçekler evin dört bir köşesine yayılmış. Sen balkonunun solmuş çalılarını suluyorsun. Saçlarını tarıyorsun ya da çay içiyorsun. Bunların hepsini bir yere geç kalmışçasına seri hareketlerle tamamlıyorsun. Sesin bir yerlerde yaşadığının kanıtı. Koordinatların yanlış, hafızam silik veyahut da. Teleskopla izlediğim gözlerin ne kadar da bulanık. Sabahları her şeyi içine çeken saçların, odayı dolduran kokun ve birbirinden nefret eder gibi iki yana dağılmış bacakların.
Hangi yöne döneceğimi bilemiyorum. Kıbleyi hesaplayamayanlar misali. Şimdi ne tarafımda kalıyorsun? Şimdi ne tarafında kalıyorsun seslendiğim sensiz odaların? Kediler bağırıyor, çağrım onlara mıydı ki? Bir ses çıkartıyorum, birkaç gürültü belki. Herkes üzerine alınıyor.
Kendi kâbusuma âşık oluyorum. İşin içinden çıkamıyorum, sürekli bir kavşaktayım. Sürekli bir yavşak sırıtışlardayım. Yine yine yine ne kadar da değişmişsin yolda görsem tanımazdımlar.
Aksine ben izmaritlerimi görmekten keyif alıyorum.
Ama hepimiz- ama ben de- aynı hataya bulanıyoruz. Üzerimi kaplayan bir pudra şekeridir sanıyordum. Terin toprağa düşen cemredir, gözlerin renk değiştirebilen bilyelerdir. Şimdi ağlarsam yankının yankısı olur bu. Ne gerek var tüm bunlara?
Geldiği yere dönüyor tüm bu oluşumlar. Bir pazar sabahı uyanıp da yokluğunla karşılaşırsam ne olur? Bir pazar sabahı kalkıp kendimi sevmeye başlarsam, bir pazara gidip en iri demet maydanozu seçmeye çalışırsam ne olur? Hep üşendiğim için bir son yazamıyordum ya da aceleye getiriyordum bu işi. Son birayı içerken, mekândan ayrılmadan işeyip işemeyeceğini hesaplar gibi. Şimdi bir gün diyorum mesela, ben olsam da yakınında olmasam da, toprağa mı dönüşecek bu çarpışık ayak parmakların? Gülüşün hep aynı kıvrımda, kokun tam kıvamında mı kalacak?
Rüyalarımda repliğimi unutuyorum. Sürekli bir seni seviyorum tekrarı. Neden sevdiğimi açıklamaya da çalışıyorum, kelimeler ne kadar gereksiz. Bakışarak da anlaşabilirdik, bana bakmıyorsun. Tüm bunlar bir zamanlama hatası. Tüm bunlar benim erken yola çıkışlarım, senin geç kalışların.
Kadının biri düşüncelerimi iki dakikada tükenecek iki durak arasında okudu gözlüklerin arkasına gizlediğim gözlerimden. Okudu ve tarif edilemeyecek mavilikteki gözleriyle hiç kıpırdatmadan bakışlarını onayladı beni. Dudakları durdukları yerden dene ne olacak diyordu. Burnu iki deliğinin arasındaki parçacığın her nefeste nemlenişiyle artık çok geç, boşver diyordu. Elleri tutundukları demirde parmak izi bile bırakmaksızın beni işaret ediyordu katil bu diye. Gizlenmem mi lazım? Ortaya çıktım mı ki o kadar? Ne zaman oldu tüm bunlar, ben nerede neyden kaçmak için uyuyordum yine? Dişlerim sallanıyor, karıncalar güneşsiz günlere uyanacak demek ki.
Bir süre sonra ve biraz daha süre sonra. Sonra daha da sonra ve en sonunda…
Gözlerimi kısıp metal duvarlara baktım, teleskopla izlediğim gözlerin ne kadar da bulanık.
Sevgilim, her şey şekilsiz. Şekilsiz ve şemalsiz.
Çapsız midemde kusabileceğim kadar tortu da birikmedi, boşa öğürüyorum.
Sevgilim, bilsen seni ben… Bu yüzden bazen, bu yüzden çoğu zaman, bu yüzden her zaman saçmalıyorum.
Anonsla beraber hepimiz aynı kapıdan çıkıp aynı yöne yürümeye başladık. Onlar hızlandıkça ben de hızlanıyordum. Ya da ben hızlandıkça onlar yetişiyorlardı bana. Kendi topuk sesimden ve kendi hırıldayan nefesimden uzaklaşmak için seni düşündüm. Yastıkların arasında kopuk saç telleriyle süslenmiş ışıksız yüzünü ve neden olduğunu anlayamayacağım sıçrayışlarını uykunda. Uzandım, alnının en berrak kıyısını öptüm.