-Şimdi durduğun yerde on ceset vardı belki de.
-Belki de senin durduğun yerde vardı, olamaz mı?
-Olabilir. Ama sen tam da kan güllerinin üzerinde duruyorsun. Hem de büyük bir gülüm üzerinde.
Zemine bakıyorum. Sıvanmış bir patlak gibi sanki. Çok hafif bir kırmızılık var. Pembe ile yavruağzı arası bir renk gibi kırmızıdan ziyade. Bacaklarım mermerleşiyor, hareket edemiyorum.
-Nedir bu?
-Kan gülleri bunlar. Bak, şuralarda da var.
Bir kilisenin önündeyiz, kilise kapalı. Dilenci çocuğun dili yabancı olsa da istediği aynı. Söylediği şarkıyı ezbere biliyorum sanki.
-Savaştan sonra o oyukları kırmızı bir dolguyla kapadılar. Zaman içerisinde rengi soldu. Belki diyorum işte, üzerinde duruyorsundur on cesedin.
Duruyorum hala. Eczaneden gelen yoğun koku bile beni hareket ettiremiyor olduğum yerden. Eski kavanozlardan yansıyan ışık gözlerimi yoruyor. Kimi insanlar çok sabit, kimileri inadına hızlı. Bir pense yardımıyla çakılı olduğum yerden sökülmeyi talep ediyorum. Talebim reddediliyor.
Bir sürü küçücük detayın görüşü bulandırması gibi aydınlık günlerde. Uçaklar kalkıyor, zihnim çok rötarlı. Sonra kulağıma eğilip dişlerini sıkarak “ … dediler ama ben… dedim. Seni şu an böyle… ama sen anlamadın. Günü geldiğinde ben de… yapacağım. O zaman da… bakalım ağlayacak mısın şimdiki gibi? Sen… yaptın. Nasıl bir insansın? Ben… yapacağım, ben de! O zaman belki… ve anlarsın … ve…. ve… değil mi? Seni aslında sev… bunda artık üzülecek bir şey yok. Sen de beni sev… , ben buna üzülmüyorum. Ama sonrası nasıl bil…? Sonrası tam da… gibi. Artık bit… istiyorum. Çok yorgunum, daha da yor…” dedi. Eli bir ölüye kalp masajı yapar gibi, ataklar içerisindeydi. Gözlerimi cilasız ahşabın en dalgalı rengine sabitledim. Az sonra demir alacak bir gemide hayal ettim kendimi, istediğimde terk edebileceğim.
Yanlış kelimelerle başlanan yanlış cümlelerdi. Telafisiz hatalara atılan ilk adımın cenaze töreninde ön sırada elimde ne olduğunu bilmediğim solgun beyaz bir çiçekle duruyordum. Ne kimse beni tanıyordu ne de ben kimseyi. Bu iyiydi. Bu yeterince ağlayabileceğiniz ya da ağlamak zorunda kalmayacağınız anlamına geliyordu. Birkaç kişi birbirlerinin omuzlarına başlarını gömüp ağladı. Birkaç kişi de mecburen oradaydı belli ki. Ben merhumu tanımıyordum. Merhum beni belki hiç görmedi.
Sol elmacık kemiğimde karıncalanma şeklinde başlayan huzursuzluk kalbime kadar ulaştı. Karıncaların parçalar koparmaya çalıştığı ham ve lezzetsiz elmam önce sararıp ardından da kahve lekeli açık renk bir kumaş halini aldı. Yönlendirici tabelalara diktim gözümü. Zemine hiç bakmadan yürüyordum koridor koridor. Zemine kimse bakmıyor olacak, üzerimden geçen onlarca insan ağızlarının leş boşluklarında homurdanarak sanırım anneciğime küfür ettiler. Anneciğim dedim, kapa gözlerini, kapa kulaklarını. Ben senin için süzer alırım bu zehri dedim. Annem koridorun en civcivli yerinde geleni geçeni izlemeye bile ihtiyaç duymayan kediye dikmişti gözlerini. Anneciğim gerideydi. Ben yanlış bir yolda emin adımlarla ilerliyordum.
Kollarım ağırlaşıp bacaklarıma tutundu ve ensemi soğuk suyla ovalayan kadın kabarık ve dip boyası gelmiş saçlarıyla heceleyerek konuştu. Kulağımdaki uğultu yavaşça azaldı. Kargaşanın sesi gözlerimin arkasına kadar ulaştı. “Sizi bul… yatıyor… şimdi peki daha iyi misiniz?” dedi kadının biraz alkol kokan saçları. İyiyim anlamında başımı salladım. Yutkunmakta ve doğrulmakta zorlanıyordum. Konuşsam, bir vakum çekecekti beni ve daha nefessiz bir yere pompalayacaktı sanki. Sustum. Susmak zorunda kaldığım için bu sefer memnundum.
Ağır ağır ilerleyen tramvayın yağlı camlarının ardında buruşuk bir yüzün içine gizlenmiş bir çift yeşil göz bana baktı, olabileceğinden daha mat. Sağ elinin sağa doğru yamulmuş işaret parmağıyla bana bir şey işaret etti, benim göremediğim. Gıcırtılarla açılan ağzı iki hamlelik bir cümle kurdu ve yavaşça kapandı, benim anlayamadığım. Köprülere baktım. Ne köprüler yüksekti yeterince ne de sular derin.
Uzun bir süre görmek istemediğimi söyledim sana seni. Sana seni anlatacak ve bundan gurur duyacağım cümlelerim kalmamıştı hiç. Seni seviyor oluşumun payına düşen kısmını alabilirsin, sorun değil. Ve seni daha çok sevmek için içerimde boşalttığım yerlerin sahipleri de sende kalsın, istemiyorum geri. Yüksek merdivenlere tırmanarak enseme yüklediğin yüklerden oluşan sevimsiz Rapunzel kulelerini de al, yoruldum.
Belki bir gün bir kahve içeriz, yanında da lokum yeriz. Ben sana kalp krizi geçirdiğini yediği lokum yüzünden geç anlayan ve üçüncü günün sonunda ölen dedemin hikâyesini anlatırım. Daha önce defalarca anlatmış olduğumu yine unutarak. Güvercinleri besleriz. Ben senin çürük serçen olurum, sen bana kireç serpersin. Benim Kâğıt Dünyam isimli bir roman yazdığımdan bahsederim sana. İşte bu tam da sana göreymiş dersin. İkinci kahveleri söylemeye gerek kalmaz böyle zamanlarda. Oturduğun yerden tereddüt etmeden kalkar, gidersin.
Aslında kendisi geldi.
Dinlenmek istediğini söylüyordu. Bir tatile çıkarak da bunu kendisine sağlayabileceğini söylediler ona, ama istemedi. Neyden uzaklaşmak istediğini sordular elbette. Nedelerini, niçinlerini ve nasıllarını da sordular. Kendimden uzaklaşmak istiyorum gibi bir cevap vermiş. Ben, şımarığın tekidir, iki gün sonra evime dönmek istiyorum der ve gider diye düşünmüştüm. İkinci günün sonunda rutin kontrolleri için üst kata çıkarken asansörü kullanmadığını fark ettim. Banyosundaki aynayı sökmeye çalışırken elini kesmiş, yedi dikiş attılar. Günler geçti. Havalar ısınınca bahçeye çıkmamaya başladı. Camlarda kendi yansımasını gördüğü zaman buraya yakışacak şekilde deliriyordu. Ardı arkası kesilmeyen bir ağlama geliyordu, toparlayamıyorduk. Tırnaklarını çok dipten kesmesine rağmen bir gün kolumu yırttı. İşte bakın, hala geçmedi izi. Bir süre uyuttuk onu. Çoğu zaman sayıkladı uykusunda. Ağladığı bile oluyordu bağıra bağıra. Kimsenin yanına girmesine izin vermediği için hiç ziyaretçisi olmadı. Birkaç kadın geldi, doktorla konuştular ve sonra sararmış yüzleriyle çıkıp gittiler. Ben, duygusalımdır. Biri onun saçlarını sevse ve geçti her şey dese, onun için her şey gerçekten de geçecek sandım. Bir gün denedim ve ardı arkası kesilmeyen ağlaması geri döndü. Ne yalan söyleyeyim, filmlerde olur ya hani, yastığı yüzüne bastırarak boğarsın insanı. İşte öyle olsun istedim. Ben veya bir başkası hazır o, o derin uykularındayken onu boğsun istedim. Ölümden başka kurtuluşu yok gibi gelmeye başladı bana aylar geçtikçe. Düzelmiyordu. Kötüleşmiyordu da, sadece onu gözlemleyebilme fırsatımız olmuştu. Sanırım o, hep böyleydi ve böyle kalacaktı. Bir gün Hemşire Sona geldi. Sona’ya bir bakışı vardı ki görmeniz lazımdı. Yosunlu süs havuzundaki balıklar bile ağlardı o bakışı görseler. Ben ağladım. Firdevs hemşire ve Oya hemşire de ağladı. Sanki aylardır bize anlatmadığı derdi, o bakışta gizliydi ve artık gizleme ihtiyacı duymuyordu. Hemşire Sona, mavi pamuklu kumaştan dikilmiş sabahlığını sırtına attı onun ve bizim daha önce hiç görmediğimiz ama Hemşire Sona’nın buraya ilk geldiği yıllarda kullanılan dehlizin kapısından geçip gittiler. Hademelerden Metin, onları kilisenin bahçesinde görmüş. Kız ağlıyormuş yine ellerini yüzüne kapayıp. Hemşire Sona serinkanlı kadındır. Ama Metin ağabey Sona’yı da ağlarken görmüş. Sonra da geri dönmediler. Ne kız ne de Hemşire Sona. Kızın ardında kalan sigaralarını kimsesiz hastalara dağıttık, helal etsin hakkını. Peki, ne olmuş kıza? Söyleyemez misiniz?
-Ölmüş.
-Ölmüş mü?
-Öldürülmüş olabileceğini düşünüyoruz.
… Ve onu diken dolu kuyuya hapsettiler, her haykırışında daha derin kanaması içinyaralarının. Tomurcuklara ev sahipliği yapan derisi susuzluktan kuruyana kadar orada bıraktılar. Ve atlarıyla dağların ardından gelenler dediler ki “ Bu tıfılın cezası deve dikenlerini dile getirdi. Dikenler, oldukları yerde toprağın içerisine çekilerek gözyaşı döktüler. “. Ve atlılar onun çatlak dudaklarına su damlaları serptiler. Kemikleri kedi ağırlığındaydı. Gözlerinin feri sönmüş; günahları, tüm sevinçlerini de kurutarak terk etmişlerdi onu. Ve gök gürledi. Ve yağmur toprağa secde etti. Ve kuyular suyla, sular günahla doldu. İlk kez gülen bir çocuk gibi biçimsiz güldü. Kolları boşlukta iki yana düştü, kurtuldu. Ve atlılar onu çöllerin en rüzgârlısına gömdüler. …
-Belki geçmiştir artık.