AVIMI ISKALIYORUM HER ATAĞIMDA, ASTİGMAT KUŞLAR GİBİ OVALARINDA

 Montunun içerisinde kendisine geçici yuva yapmış bir kedi gibiydim.  Kalkıp gideceğin ve beni geride bırakacağın aklıma gelmiyordu hiç. Kalkıp gideceğin; kahkahalar atarak ve bensiz.  Yüzümü durmadan göğsüne dayıyordum, mutluluk şarkıları söylüyordum. Sen bana pancar motoru diyordun belki, çok gürültülü bir sevgiydi benimkisi.

 Sokağın iki yanına dağılmış dükkânlar gözlerimi çekiştiriyor. Nereye baksam renk cümbüşü, nereye baksam karmaşa. Gözlerim kaybolursa seni nasıl bulurum? Olsun, elimi tutuyorsun. Ellerim kök salabilmeyi başarmış fidancıklar gibi. Hızlı yürüyoruz, geciktiğimiz şeyler var, bunlar nelerdir hiç bilmiyoruz. Sadece hızlı yürüyoruz, bekleyenlerimiz çok bilinmezli denklem.

 Sessiz cümlelerle konuşuyorum. Duymuyorsun beni. İyi ki.  Duymaman için zaman kolluyorum. Kavşakların en karışık saatindeyiz, sen ve benden oluşan biz.  Can yakıyor şimdi, çok boş görünen kesişim kümemiz.

 Kim ayrılıyor zaferle serinkanlı cinayetler işlenilen mutfak masalarından? Kimin gülüşü en samimi, kimin düşüşü en yalan? Harelenen gözlerinde anlık görüntüler beliriyor. Katili ben teşhis ediyorum, korkuyorum, sakla beni kendinden.

 Tek bacağı kısa sandalyede oturanların hissettiği kadar taşıyorum ben de devrilme korkusunu. Bu zamansız sallanışlar; konuşmaların en odak noktasında kayganlık yaratan. Benekli zebralar mı geçiyor sağdan soldan? Tansiyonum masanın altına düşüyor, eğilirsem bükülür tüm doğrular.

 Klarnet konçertosu başlıyor sol kulağımda. Kır, at, git der gibi tüm kaygı kaynaklarını. Saygıda kusur etmediğim küsuratı bol gidişlerin arkamdan bakan bol kılcal damarlı gözlerini hatırlıyorum. Onlar bir dönem kurumamaya inat etmiş anılar kuyularına da bakıp kanlanacaklar.

 Kabarık, kızıl saçlı geçkin kadınlar gibi duruyor kırmızı karanfiller evin en cilası çizik sehpalarında. Hep çirkin çıkılan hatıra fotoğraflarını gizlediğimiz kuytularımızdadır şimdi tüm eksik yaşanmışlıklar. Ben ağzımı karnıma bir bıçak saplanmış gibi açıyorum, sen gözlerini kötü bir figüranın ölüm anı gibi yumuyorsun.

 Eskiyor tüm tül perdeleri yıkılmasına ramak kalmış loş evimin. Kadifesi nasırlaşmış koltuklarda sabahın gelişini bekliyorum belkisiz. Yarım ekmeğe tam ekmek parası vermekte gizlidir onların da yalnızlıkları. Benimkisi aniden yüzümü olmayışına çevirip hararetli cümlelere başlamamdadır.

 Öfkelerimiz, havada çarpışıp tarlalara dağılan talim uçaklarıdır. Gökten bulut yağmasına bile şaşılmayacak memleketlerin yerel içkilerinde bulduğumuz ve boğulduğumuz benliklerimiz birer mide yanmasıdır, ayak karıncalanmasıdır şimdi. Kalk gidelim işaretini kimin vereceğini bekler böyle anlarda tüm şahitler.

 Siyahıma erken davranıyorum.  Üç mahalle sessizleşiyor aynı anda. Yedi kadın ellerini ağızlarına örtüyor. On iki çocuk arabanın altına kaçan toplarını kurtarmaya çalışmaktan vazgeçiyor. Dokuz adam kaşlarını kaldırıyor saat yönünün tersine. Bir bebek ağlamaya başlıyor morara morara. Yirmi yedi kedi dikkat kesiliyor aynı huzursuzluğa.

 Kendi içime akıttığım zehir nasıl da penisilin acılı. Ekmek kırıntılarını ezerek dolaştığım mutfağın leş zemini içime akıyor sanki. Kireci çözülüyor tüm kemiklerimin önce. Sonra kemiklerim, sonra dimdik duran kendim. Etim, sinirlerim ve derim. Ağzımı açabilsem seni ne çok sevdiğimi derim. Derdim ki sana, inadına güneşe bakabilme gücünü gösterebilmek gibi. Derdim ki, derdim benim eserim.

 Sıralı duruyor böyle zamanlarda tüm vicdan azapları. Bir zamanlama hatası mıdır yoksa eylemin kendisi mi yanlıştır diye ikiye bölünüyorum. İkiler ikilere ve dörtler dörtlere bölünerek çoğalıyor. Zamansız ölümlerin cenaze namazlarında saf tutan kalabalık birer bütün oluyoruz ben ve tekilliğim. Ölü, saçlarımı düzeltiyor. Kaçışıyor tüm kargaları çınarların.

 Sözlerin, kaçağa müsait bir vanadan fışkırırmışçasına yüzüme vuruyor. Kendimi korumak için, içine girmeye çalışıyorum senin. Birden tüm akışkanlığı, tüm saydamlığı, tüm sıcaklığı yiten sabaha karşı birikintilerinden oluyorsun. Her yanım kızıl çamur, beni sandığım ama inanamadığım gibi seviyor musun?

 Parmağımı haritanın üst sol köşesine yakın bir yerlerde sabitliyorum. Tırnağım çıtırdıyor, gözlerim gürlüyor. Burada ölelim deyiveriyorum. Soğuktur buralar hem, çürüsek bile kokmayız.