Bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.
Pek çok şeyi lekeleyen adama gözlerimi diktim. Bu sefer gözlerimi kaçırmamın bir anlamı yok. Ağzını toparlayamadan ve ne dediğinin hiç de farkında olmadan konuşuyor. Bir açılıp bir kapanan kapının ardında dik durmaya bile çabalamayan vücudu onu katletmem için büyük çaba harcıyor gibi. Kesik kesik konuşuyor. Kesik kesik dinliyorum. Bu diyalogda doldurulacak bir boşluk yok.
Bu toprak parçasından kaç kez daha sürgün edileceğimi düşünüyorum.
Bir:
Çok küçüktüm ve her şey de yıkılıyordu.
İki:
Bir anahtara bakıp ağlamak tam bir veda mıdır?
Üç:
Başım çok ağrıyor ve o hiç susmuyor.
Dört:
Kapının kolu nikelaj, hiç fark etmemişim.
Sinirle yakılmış ve mide bulantılarına sebep olmuş sigaraların yarım kalan kısımları yeni yakılmış sigaraların közüyle yeniden tutuşuyor. Odada kalabalıklık kokusu hâkim. Kadın yorgun, az ötemde tiz hırıltısıyla uyuyor. Sağ kulağıma kazınan özrü ve şakağımdaki dudakları sanki tam da az önceymiş gibi. Sıcaklığını yitirmeyen anların son can çekişmeleri bunlar. Geceye hiçbir şeye aldırmadan devam etmek için kıpırtısız yatıyorum ben de. Perdelerin arasından sızan sokak lambalarının ışığı bana başka bir şeyleri hatırlatıyor. Bilmem ki kulakları mı çınlıyor, adamın biri daha konuşuyor; çok uzaktan.
Başarısız hayat hikâyesini başkalarının üzerine yığan biri de değilim. Ama bir hata yapıldı, bedelini benim ödediğim. Aniden ayağa kalkıp tane tane açıkladığım yanlışlıklar tansiyonumu düşürüyor. Değişmezlere seslenişim, kim fırlatırsa fırlatsın bana dönen bir bumerang. Tavanın çatlaksızlığını izlediğim gecelerde hep hazırlıksız yakalanıyor oluşum ise varoluşumun laneti. Evet, böyle üst üste yığılı pişmanlık gecelerinin sessiz saatlerinde, bazı susuşları kendi haline bırakmak gerekir.