Sabahın ayazında, yeni temizlenmiş kaldırımların nemli toz kokan ve kokuşturan insanların henüz ayak basmadığı medeniyetlere doğru ağzında yeni yakılmış sigarasıyla keşfe çıkacak biri değildi. Pek içmezdi, pek düşünmezdi. Üzerine konuşabileceği derin bir hayatı yoktu. Tam da yerinde kurulmuş bir cümlenin zaferini de yaşamamıştı hiç.
Öğlen trafiğinin vıcık vıcık sesi uyandırdı onu rüyasız ve kâbussuz uykusundan. Yaklaşık on saattir uyuyordu, yetmemişti bu ona. Kalkıp kendine bir kahve yapmadı, pencereyi açıp da ciğerlerine herkesin en az bir kez üzerinden geçtiği en bilindik orospuyu; oksijeni doldurmadı ciğerine. Televizyonu açtı, orada bir ses olsun diye. Ne yalnız olduğu için ne de yalnız olmaya ihtiyaç duyduğu için. Böyle biriydi o, herkes gibi.
Gardırobundaki ütüsü ziyan birkaç kıyafeti gözleriyle değerlendirdi. Seçtiği kıyafetin koltukaltını koklayarak temizlik derecesini ölçtü. Her insan gibi beş duyusuna güvenerek ve ilkelliği geride bırakmayarak hayatını sürdürüyordu işte. Sıradan bir hayatın en sıradan anlarını yaşıyordu farkında bile olmadan. Fark etmeye ihtiyaç duymuyordu, onun için farklı bir şey yoktu birbirinden. Sadece bazı insanlar daha koyuydu, bazı insanlar daha açık. Bazı ekmekler daha taze, bazıları daha bayat. Üzerine geçirdiği kıyafetlere aynada şöyle bir baktı. Saçını eliyle sola taradı. Tepkisiz bakışlarla izledi bir an kendisini ve mutfağa doğru ilerledi.
Musluktan çaydanlığa akan rakı opali suyu izledi. Ocağı iki kibrit harcayarak yakabildi. Ayakları üşüdü, gitti terliğini giydi. Lacivert bir terlik, tam da herkes gibi. Kahvaltıdan geriye ekmek kırıntıları, zeytin çekirdekleri, biber sapları, ince belli bardağın dibindeki çay yaprakları kaldı. Pencereden dışarı şöyle bir baktı ve kendince mevsime en uygun olan montunu üzerine geçirip, ceplerinde anahtarlarının varlığını yoklayarak onu çıkışa ulaştıracak ve sadece bir kat indirecek asansöre bindi. Aynada dudağının kenarlarını temizledi. Zemin kata geldiğinde leşini geride bırakmış bir etobur gibi ardına bakmadan çıktı asansörden.
Hava renk değiştiriyordu. Birkaç martı çığlıklar atarak bir binanın damından diğer binanın damına kısa süreli seyahatler ediyordu. Kol kola insanlar, yalnız insanlar, el ele insanlar, buruşuk insanlar, dişsiz küçük insanlar, kel insanlar, uzun insanlar, çok uzun insanlar, diğerlerinden daha güzel insanlar yanından geçip gittiler. O da geçip gitti insanların yanlarından, herkes gibi.
Sokak bittiğinde sola döndü. Semtin diğer sokaklarına göre daha geniş kaldırımlı bir sokağa çıkıyordu bu yol. Orada diğerlerine göre daha güleç kadınlar ve düzgün traşlı adamlar vardı. Ensesini kaşıdı, kaşınan köpeğe baktı. Ayakta durmuş sağ arka bacağıyla karnını kaşıyordu köpek. Yüzünde mutlu mu mutsuz mu anlaşılmayan bir ifade vardı. Ama o, bunu önemsemedi, herkes gibi.
Geniş kaldırımlı sokağa çıktığında hava kararmaya başlamıştı. Sokak lambaları birazdan parlamaya başlayacaktı. Köşede akordeon çalan göçmen çocuklar vardı. Biri akordeon çalıyor, diğeri kendi dilinde bir şarkı mırıldanıyor, bir diğeri de elindeki gri ve kirli şapkayı gelene geçene uzatıyordu biraz para için; ağzındaki altın dişi parlatarak gülerken. Ne dinledi, ne de para verdi. Adil bir alışverişti bu.
Yapımı yeni bitmiş parlak binaya kafasını kaldırıp baktı. Ağzı hafif aralandı, gözleri geriye doğru yuvarlandı. Elleri cebinde bir süre binayı izledi. Herkes gibi, sadece kısa bir süre. İki yarım adım geriye gitti başı gökte ve sonra yola bakarak ilerlemeye devam etti sokağın sonuna doğru. Sağlı sollu dizilmiş mağazaların ve kafelerin onu cezbeden bir yanı yoktu. Bazı yerlerden kahkahalar, bazı yerlerden yemek kokuları yükseliyordu. Meraksız ve tasasızdı.
İlkokul çocuğunun kaleminden çıkmış gibi bir çember çizerek kendisi ve ayaklarıyla mahallesine döndü. Fırının önünden geçerken evde ekmek olup olmadığını düşünerek bir an durakladı. Fazla ekmekten bir şey olmazdı. Fırında kalan son üç ekmekten birini aldı ve bakkala doğru ilerledi. Bir paket sigara ve bir de litrelik kola aldı. Bakkalda boyunların tutulması için en yükseğe konmuş otuz yedi ekran televizyonda akşam haberleri dönüyordu. Yine ağzı hafif aralandı, cinayet haberlerine cık cıklar eşliğinde tepki gösterdi. Öldürülen genç bir kadındı, çırılçıplak ve paramparça. Bir harabede üzeri tam da toprakla örtülememiş, kimliksiz ve şimdilik kimsesiz.
Asansörün düğmesine bir kat için basıldı. Aynada kısa seyir belgeseli başladı ve bitti. Kilitlemediği kapısını tek bir bilek hareketiyle açtı. Ayakkabılarını çıkartıp lacivert terliklerini geçirdi ayağına. Gardırobunun önünde dizlerinin şeklini almış pijamaları duruyordu. Soyundu ve giyindi. Aynada kendisini izledi, saçlarını elleriyle sağa taradı bu sefer. Koridorun sağındaki küçük ve karanlık odanın kapısını, içeride uyuyan bir bebeği uyandırmamaya çalışırmış gibi yavaşça araladı. Başını ve gövdesinin bir kısmını odaya yöneltti.
Yüzü, istemsiz kas hareketlerine yuva olmuş gibi gülümsedi. Tutuk ve tutkusuz. Yere eğilip tek seferde alamadı ölü kadının kimliğini. Kemirdiği tırnakları buna izin vermiyordu. Dört sefer sonrasında kimlik elindeydi. Dini: İslam, Medeni Hali: Bekâr.
Mutfağa gidip ekmeği plastik ekmek kutusuna yerleştirdi. Raftan kireç kalıntılı bardaklardan birini aldı. Kolası, küllüğü ve açılmamış bir paket sigarasıyla televizyonun karşısına geçti. Haberlerin zeki hayvanları ve ağzıyla tır çeken adamları gösterdiği saatti. Burnunu karıştıran maymuna yürekten gülümsedi.