İstisnalar kaideyi bozamadı ve bir devir büyük gıcırtılar çıkartarak karanlığın içerisine yuvarlandı.
Seslerin arasından heceleri seçmeye ve doğru algılamaya çalışmak büyük bir çukura itiyordu insanın bedenini. Ruh mu? Ruh hep asılı kalır havada, sevilenin karşısında ve bazı yanlış kararların arkasında. Kaçışıyor martılar sürekli, kimden? Kimin sesinden? Benim duyduklarım küçük gecelerin büyük heceleri. Benim gördüklerim başka ağızların başka akışkan düşünceleri. Bakıyorum, geçişiyor. Durdurulamayacak bir öfkeye tutunmuş olarak buluyorum sağ elimi. Sol elim güçlü elim, sol elimle sevemem seni. Sol elimle kavrayamam gidişine uzanan ayak bileklerini. Ben bir dalı kırıyorum, devrimler gecikiyor. Altına bak tavukların haydi, bir lanet dünyaya son sürat yaklaşıyor. Parmak kopartan alyansların ve topuktan kalbe ilerleyen iğnelerin varlığına inan. Belki bana da inanırsın, belki inanırım ben de Fatma’nın eline.
İstasyonlar kafileleri taşıyamadı ve bir kadın gözyaşlarının uçabildiğini kanıtladı.
Hiçbir kimsenin, kimsenin ardından el sallamadığı yolculuklarda hangi şehir kucağını açıyorsa oraya sığınıyorum. Sadece ben değil, biz de öyle yapıyoruz, onlar da öyle yapıyorlar. Sizler nasıl yapıyorsunuz? Zor oluyor mu sizin de bizim gibi gereksiz eylemlerinizin akışına aldırmayışınız ve tıkandığı yerde balçığa daldırılan iki parmağın pisliğe bulanışına manzara izler gibi bakışınız? Karşıma geçip, her seferinde birbirinden berbat seçenekler sunuluyor ve ben bunların arasından olursa en beteri olsun diye gidip beterin beterini işte, en ne olduğu belirsizi seçiyorum. Size de mi oluyor? Siz neyi seçiyorsunuz? Sizin de mi hep üç seçeneğiniz var? Üç, uğurlu sayımdır benim. Hayır, uğur getirmiyor böyle zamanlarda. Sek sek oynayan eteği pileli kızların topuk sesleri çatırdayan zihnimi kırmaya yeterli oluyor. İçeriden fışkıran sarı civcivlerin hep bir bacakları eksik, hep bir gözleri kör nedense. Nedenini biliyorum tüm bunların. Görmemek ve kaçamamak için. Görmemek ve kavuşamamak için. Böylesi daha az mı can yakıyor? Çalan çanların kiliselere ait olmasını mı bekliyoruz diyorum kendi kendime. Hemen o an imana mı geleceğiz, iman bize göz mü kırpıyor yoksa onun da mı bir gözü kör? Onun da mı bir bacağı eksik? Kanatları var mıdır imanın, uçar gelir mi ya da uçar kaçar mı?
İstismarlar kadifeleri yırtamadı ve kendini tekrarlayan pencereler gölgede buğulandı.
Annem diyor ki yazık, kumrular cama çift geliyor. Çiçeklerin tohumlarını yiyorlar, yazık. Nesine yazık anne, nesine yazık? Sen bugüne kadar çift olabildin mi? Biz olabildik mi? Olanı gördün mü? Nereye baksak harabe görmüyor muyduk biz? Her şeye rağmen düzeleceğini umut eden kadınlarla örülmemiş mi çeperimiz? Nesine yazık anne, nesine yazık? Konuşmak ister miymişim? Veya anlatmak? İstemem diyorum. İstemem çünkü nedir bu bilmiyorum. Üst üste istiflenmiş onca gereksiz ıvırın zıvırın arasında kendimi neye bağlayarak nefes alabileceğimi düşünüyorum diyorum. Hangisi oksijene açılan bir kapıdır bu şeylerin, hangisi çoktan çöpe gitmeliydi, hangisi yüke yük bindiren eziyetlerin piriydi? Açılıyor ve kapanıyor. Açılıyor ve kapanıyor ağızlar. Heceler hep yutuk, hep susulmuş bu konuşmalar.
İspirtolar kafiyeyi yakamadı ve âşıkların dudakları yarım hecelerle kapandı.
Adımımı atacağım her yer, yerden çok yüksekte. Belki de olduğum yerde kalmalıyımdır, olduğu yerde bırakamadığım şeylere inat. Bazı şeylerin adı sadece şey kalıyor. Onlar ne mutluluktur, ne de acı. Ne vardırlar tamamen, ne de yok olmuşturlar. Kapının sinirle çarpıldığı bir an hiç yaşanmamıştır mesela. Mesela o kapı ağırdır işte, o kapı hep aynı sesi çıkartıyordur. Bu duyulan kampana seslerinin de bir anlamı yoktur aslında. Yoktur, şeyler gibidir bu şeyler de. Şeyler bir süre sonra hep birbirlerine benzerler. Şeylerin size kimden, neden ve ne zaman yadigâr kaldığını hatırlayamazsınız. Şeyler bir süre sonra hep aynı hissi yaratır: Acı. İnsanın pul biber yemesini algılayamayan bir anneannenin torunuyum, diyorum kendi kendime yine. İnsan kendi canını nasıl acıtır, insan kendine nasıl acımasız bu kadar? Heceler kalabalıklaştıkça sıkışan kalbim, kızgın yağa atılsa bu kadar yanmazdı ki diyorum. Çoğunun midesi geniş, benim kalbim neden küçük? Çoğunun gözleri şahin, elleri kanca, yüzleri mermer. Ben neden böyleyim? Kumrular diyor yine annem, hayır bu sefer ses onun değil. Kumrular diyorum anneciğim, kumrular yumurtalarını yine kargalara kaptıracaklar ve sen her gün izlediğin için bu senfoniyi, çok üzüleceksin sonunda.
İspanyollar kasideyi tamamlayamadı ve bir adam yere çok terli çakıldı.
Çanlar yeniden başlıyor, bir saat geçti, benden sadece gölgeler geçiyor. Sabitlenmiş bacaklarım yavaş yavaş ağrımaya başlıyor. Göz kapaklarıma oturan filler ne kadar da kırışık. Çenem ağırlaşıyor, şimdi dokunsalar yıkabilirler beni. Kimse fark etmiyor. Fark etmez böyle zamanlarda yaraların kimlerin elindeki bıçaktan açıldığı. Fark etmez diyorum, kim duyuyor? Fark etmez diyorum, tüm şeyler diğer şeylere saçılıyor. Dozajı kaçık bu düşüncelerin. Fincanlar tabaklarına tam oturmuyor. Bulutların hiçbiri koyuna filan benzemiyor. Çimenler açlık grevinden çıkmış gibi perişan. Ben kendime benzemiyorum. Kendime ve öğrenip de sindirdiklerime. Kendime ve kendiliğinden beni sahiplenmiş kelimelerime. Adım infilak olsaydı, beni tam karşılardı. Ama ben göklerde gümüş at arabasıyla gezinen tanrıça değilim. Bunu bir rol icabı bile olsa beceremeyeceğim.