YÜRÜME MESAFESİNDEDİR VAZGEÇİŞLER

 Kalbim tüm vücudumu sarsıyor, gözlerimi sabitlerken zorlanıyorum. Sol elim, rüzgârda kafasına göre salınan bir yapraktan farksızlaşıyor. Boğazım daralıyor ve her şey de genişlerken dilimin ucuna gelen hikâye, en nihayetinde yanan bir bütünün parçaları gibi dökülmeye başlıyor.

 Bir kızın hikâyesine başlıyorum orta yerinden. Bu, kimsenin dinlemekten keyif almayacağı türden.  Hikâyenin sonunda birkaç esas oğlan “Bu benim.” diyor, ”Bu benim, bunlar da benim marifetlerim.”

 Adamlar değişiyor. Hikâye ve kız aynı kalıyor. Kalbim, ardı ardına atılmış iki kurşunun yankısı gibi. Bir süre duyulup ardından siliniyor. Tınısı hafızada yer etmeyecek türden. Karıncalarını kovalayamadığım sol elim, kopması gerektiği yerde kopmayan bir ip gibi. Bir ucu yüklere, bir ucu kendime bağlı. Daha ne kadar taşıyabilirim, daha ne kadar taşınabilirim bilmiyorum. Bilmiyorum çünkü bildiklerimde yanılmadıkça yarılıyor damağım. Damağımdan ağzıma dökülen hiçbir cümle şimdiye ait değil. Bunlar susulmuş şeylerdir, sinirle söylenmiş değil.

 Bir kız yarı tereddütlü adamın yüzüne bakıyor. Adamın gözlerinden taşıp diline dökülen kelimeler hiç de yabancı değil.

 Şu sarsıntılar öldürmez insanı. Bu ürperişlerin sözlükte tanımları pek değersiz. O duygular kurtulunması gereken çürük dişlerdir.  Bilse, hepimizin bildiğini bildiklerini yine de böyle nefes almaya devam edebilir miydi? Saçlarını taramaya ve kendine has sandığı cümleleri bir yenilik getiriyormuş gibi ayrılıklara, gururla kurmaya?

 Bir kız dişini sıkıp gözlerini yumuyor. Geçecek, bir başka tekrarı düzeltebilecek gücü yeniden elde edebilmesi için geçecek. Hızlıca.