DAYANIKSIZ MALZEMEDEN ÜRETİLMİŞ MUTLULUKLAR TUZA BULANMAYA MAHKUMDUR

 Tabağa söndürülen sigaraların tadı genzimize yapıştı. Şarap şişesi ayağına dolandı, halının tozuna renk kattı. Sen böyle yapma, başkalarına benziyorsun.  Kendine has kahverengiler mora bürünüyor, mordan sonra yeşil gelecek; Boğaziçi’nden izle geçip giden mevsimlerin yüzüme sapladığı çilleri. Dudaklarına değsin rüzgâr, bırak. Kimi adamlar vardır, öldüklerinde rakı masalarında anılacak. Söyle ağzına geldiği gibi beni nasıl sevdiğini. Söz, kimse ilk taşı atmaya yanaşmayacak.

 Anlamını yitirmiş kelimeleri tekrar tekrar duymaktan yorulmuş bir adam yüzünü güneye çevirip bol zehirli havayı damarlarına karıştırdı. Başka bir adam arıtma tesislerinin nasıl işlediğinden bahsediyor. Kutup ayılarının kanına karışan maddelerin senin kanında da olmadığı ne malum diyor. Ne malum senin de zehirlemediğin beni? Ne malum benim bunu hissetmediğim? Susuyor olamaz mıyım? Susup içimdeki parmaklıklara doğru hızla koşarak beni buradan çıkartın artık diye bağırıyor olamaz mıyım? Varacağım noktaya hızla yaklaşıyor dönen tekerlekler. Tanıdıklar beni tanıyacak ve soracaklar, nasılsın ve neler yapmaktasın. İyiyim, birini sevdim ve kaybettim. Karantina koridorlarında her acı dâhil üç haftalık bir tatildeyim.

 Küçük adımlarla ilerlediğim yol uzadıkça uzadı. Paralelinde düşmüştüm, burada değildi. Buradaydı beki de, belki de tam beş adım ilerideydi. Yanımdan hızla ilerleyen kaplumbağa sararmış yeşilliklerin arasında kayboldu gözden. Şimdi benden ve ileride nereye baktığı seçilmeyen adamlardan başka kimse yok yolda. Yol, yağmurla sinsi bir anlaşmaya imza attı. Bu ittifakın sonunda birkaç kâğıdı ve sesini korumak düştü bana da. Bazı anların üzerine bir su damlası bile değmemeli. Onlar dağılan, yırtılan, kırışan şeylerin bütünüdür çünkü. Çünkü onlar bana emanettir. Ben mazgalların gardiyanıyım.

 Sadece papatyalarla ölçülebilen uçsuz bucaksızlıklar var. Ben ilerisinde uzanıyorum onların yeni ölmüş tilkiler gibi. Bu mektubu sana, kalbime daha yakın olsun diye sol elimin acemiliğiyle yazıyorum.  Biliyorum, sen de sevmiştin beni.  Sen de her şey daha az karmaşık olsun istemiştin.  Gülümseyen gelinciklerin ölümsüzlüğe olan inancına bakınıyorum, çaktırmıyorum. Çaktırmıyorum, kırılmasın onların da kelimeleri.

 Bir şeyi beklediği için kendi nikâh törenine geciken gelinler tanıyorum. Dağılmayan abartılı saçlarıyla aynı boşluğa günlerce aralıksız bakabilme gücü gösteren.  Uykuya gereksinim duymadan tarihini ve talihsizliğini unutabilen. Ben de aynı bakışa bürünüyorum, belki de köşeden en son senin döneceğini bildiğimden. Dönmek günebakanların marifeti. Düne bile baksan dönebilirsin belki.

 Tutunduğum saçlarına dağılıyorum, her parçam bir seri katilin ustalık eseri.  Tavanındaki deliğin en kuytu köşesinde saklanıyorum, yüzünü bana dönsen sevinebilirim bile belki. Bir defteri kapatıyorum başka bir defter açılıyor, çizgisiz ve karesiz; uykusuz ve neşesiz. Bit diye bitirmeye çabalıyorum, çabalarım namlusu kalibresiz. Kendine gömülen ölülerle konuşuyorum.

 Cesareti tam, neden yeterince açık değil peki? Kendini her an yere atmakla görevli olan kadının gözleri doluyor. Bir sene geçti diyorum, tamı tamına bir sene; değişenlere bak. Kadının burnundaki sızı kalbime sıçrıyor. Adam, midesi kaldıramadığı için öldü; kadın, ölemediği için yaşıyor. Kaçamadığım için geri döndüm ben de. Bir sene geçti, hiçbiri geçmiyor. Asaleti tam, neden ağzı bozuluyor? Öpüşü neden yamuk, dişleri ağzıma dökülüyor. Dikişlerim sökülüyor, deliklerimde birikiyor deliliklerim. Bileklerim, biliyorsunuz artık; beceriksizim.

 Kapıya çarptığım kalbim morarıyor. Bir yalanla bir adamı kandırmakla yetinemeyecek kadar arsız bu günler. Bir toplumu toplum yapan aynı hayale kanmaları değil midir? Bildiğim tek dua aniden susan kemanların kulağıma yapışan iniltisidir. Mırıldanıyorum, tüm martılar sararıyor. Kimsesizlikle kutsanmış mektubumun altına hacimsiz ismimi yuvarlıyorum. Her an pantolonunun arka cebinden uçuş denemelerine geçebilir.

 Birbirine benziyor tüm budanmış çimenler. Kokusu bana yeni kesilmiş saçları, dokusu bana yeni taranmış yağmurları anımsatıyor. Sana benzeyen kimse yokmuş ki şehrin cehennem tepelerinde. Çanlar çalmaya başladığında göğe eğiliyorum, bulutlarını karalamış çocuklar senin.  Sancılı doğumlarla geliyor dünyaya kelimelerin. Göbek bağıyla cebelleşen yavru kedilerin dramıdır benim üvey ellerim. Sevdiğim, yolların bir suçu yok; tüm suç denize dökülen gemilerin.

 Bir sonun yaklaştığını bodur çalılara fısıldıyor, toprağa karışsın kaygılar. Dağın ötesinde dünya biter sanıyor, söylemeyin sakın, kırılmasın uyku mahmuru umutlar. Bildiğini unutmak için yaşar geride bırakılanlar. Sen yine bildiklerini haykır hıçkırıklarla, bir kulağım sende. Bir kulağım ve bir gözüm sende. Bir elim mesela eline tutunmuş, bir kolum göğsüne dolanmış; sende. Kalbimin tek sağlam kapakçığı var ya hani, işte o da sende.

 En büyük cezayı düşünüyoruz onlara. Dediler ki gülemesinler bir daha. Dediler ki uçuşup dursun düşünceleri. Ben dedim ki sevemesinler sevdiklerini. En büyük cezayı düşünüyoruz onlara, ben de suçluyum. Söyleme sakın kimseye, gizleniyorum. Tereddütlü cümlelerin orta yerinde verilen eslerde ve sağdan soldan zıplayan düş bozan seslerde.  Nane limon kaynatıyorum, içine annemin ellerini de katıyorum. Bir işe yaramıyor.

 Büyük şehir olmaya aday şehirlerin eskimiş hastanelerinin müşahede odasına açılan koridorlarında kendini bir intiharla mutlu kılmak imkânsızmış. Kansızmış güvendiğim adam. Yakıyorum saçlarını, geçmiyor gözümün önünden güzel anılar. Saman kâğıdı üç zarfımı ve on tane uçuk mor kâğıdımı, kâğıda bulaştırdığım yeşil mürekkebi ve duygularımı da yakıyorum. Adresin kötülüklere açılan en büyük kapı, kimse sana inanmamalı.

 Üç gün geçiriyorum bekleyişler içerisinde. Üç günde bir evren bile yaratabilirdi oysa tanrı. Üç günde diyorum her şeyini kaybetmiş kadının birine, üç günde içimden denizler taştı. Neden ağlamıyormuşum, ağlayamaz ki ölüler. Ölüler neden öldürüldüklerini bile bilmeden, öldürülmüş olduklarına üzülürler. Sen ölüleri bir daha ölemez mi sanıyordun? Ölüler hatırladıkça tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar ölürler.

 Lanetlenmiş bu şehir, sayfalarca yazmıştım bunu. Günlerce ve gecelerce, aynı hastanenin aynı köşesinden acımı sürükleye sürükleye kendime döndüğümde. Başımı pencereden öteye çeviriyorum, beklediğim sen bile değilsin. Kime yaslanıp ağlayacağımı bilmiyorum. Anlatacağım anı sen mi olacaksın yoksa dandik bir kopyası mı başrolünü oynadığım eski bir filmin, bilemiyorum. Olmazsa olmaz tekerrürler altın dişleriyle gülümsüyorlar bana. İnsanı ürküten esmerlikteler. Gözleri beş yüz metreden bile seçilebilecek irilikte. Benim mi kaderimdir bu, istemiyorum!  Tekrar, tekrar, tekrar, tekrar… Sonsuza uzanan aldanışlar hep kol kola. Hep yıkılmaz bir barikat, hep yıkılmaz sahte bir tabiat.

 Yastık niyetine yalanlarına dayıyorum başımı, üzerime bana armağan ettiğin hiçliğimi örtüyorum. En güzel an saydığım gülüşleri anarak uyumayı deniyorum. Ne de dürüstsün rüyalarımda, ne de çok seviyorum seni orada. Orada geniş pencerelerin ardında, sandığım gibi uyuyorsun, inandığım gibi. Geçmiyor, geçemiyorum. İçimde debelenen aniden yok olma isteği, öpsen sakinleşir mi ki? Ölsen geçer mi ki, ölsem geçer mi ki? Elimde bir tek bunlar kaldı. Ve insanların avutuşları. Ve insanların çekine çekine anlatışları. Ve insanların ay yazık bakışları. Sen ne yaptın bana sevdiğim? Ne yaptın?

 Kapım hafif aralandı, kadın üzgün. Ne diyeceğini bilemiyor. Çorba yaptım gel, şehriye çorbası, sıcacık dedi. Geçer der gibi baktı. Geçmiyor be ablacım der gibi baktım ben de. Tutuk dizinin üzerine basmadan koridorda uzaklaştı. Sen anneannemi götüren arabaya binmiş de gidiyordun sanki. Bir tepenin ardında kayboldu bulanık görüntün. Nasıl yaşayayım?