MUCİZE SANDIĞIN HER ŞEY BİR LANETTİ OYSA

 Mutsuz nefesini kahveyle taçlandırdı, loş odanın en aydınlık koltuğunda yer kaplayamayacak kadar azdı. Sevilecek yanları vardır belki, göstermiyor. Kimseyi sevmiyor o artık, sevginin bir hastalık olduğunu düşünüyor.

– Adı ne onun?

+Adı mı? Sanırım Agia.

 Onunla hatırlayamadığım bir gününde tanıştım kanla kaplı küvetlerin kurumaya bırakıldığı bir mayısın. Kuru dalları sevdikleri için bilhassa bahar aylarında evlerinin tüm pencerelerini gazete kâğıtlarıyla örten bir ailenin en küçük torunuydu. Bir de parkeye yansıyan güneşte uyumayı seven kedileri varmış, kediler öleli çok oldu dedi bana. Hepsi de pişmanlıkların yüksek yastıklarda anıldığı bir gecede ölüvermişler.  O en çok fareleri severmiş.

-Senin de tenin fare rengi.

+Evet, fare rengi benim tenim, söylesene gidip de birilerine; bitirmeyelim.

 Annesinin adını Berra koymuş. Berra iri bir kadın, elleri insanlık namına çok çok kaba. Berra öldüğünde ben de öleceğim demişti.  Bir intihar mı söz konusu diye sormuştum ona dişlerimin aralıksız arasından. Yok dedi, Berra geride bırakmaya korkar beni. Berra tüm insanlardan korkar, korktuğu için büyüdü onun da elleri.

-Sen de korkuyorsun ama ellerin küçük?

+Küçük benim ellerim, benim kalbim de küçücük.

-Onun elerli de büyük, kalbi de büyük.

+Onun kalbi kalbime inen en büyük yumruk, ben bu yüzden dağıldım.

 Tek bir dişi diğerlerinden daha güler yüzlü onun. Bir gözü daha aydınlık bakıyor diğerine göre. Diğer gözü hep beklemede, diğer gözü tüm adaların çarpık limanlarında nöbette. Tüm bu evlerin anahtarlarını saklamış mesela, bir gün geri dönerse yakalayacağım onu diyor. Onu yakalayıp içine saklayacakmış mozaiklerin. Kese kâğıdına yazdığı şiirleri okuttu bana. Bir daha adını anmak istemediği şehirlerin üzerlerini karalamış istiridye kabuklarıyla. Parmakları silme kesik, parmakları bir kere kulağıma dokundu. Verdiği sırrı söyleyemeyeceğim soranlara.

-Sırların da sınırı vardır.

+Sınırlar sırlara da açılan kapılardır.

 Beceriksiz elleri sürekli saçlarına dolanan bir adamı sevmiş. Adamın gözlerinden yaş gelirmiş saat ikilerde. İkilemlerde kalırmış böyle tekrarlanmalarda Agia. Kestim tüm saçlarımı diyor, becerebilseydim kirpiklerimi de sökerdim. Daha az canımı acıtacağını bilseydim takılmadan akan yaşların yazın sıcak taşlarında, sökerdim. Yumurtasından yeni fışkırmış kumruların hatırına yaşattım ben sevgimi dedi bana. Yavrular uçamayınca, çakılmış sevgisi de onun kaldırımlara.

-Bunlar hep gereksiz anılar, yazık ona.

+Sakladığım anılardan nefes alacak yerim bile kalmadı, umursama.

 Vizesiz saksağanlara geçit vermeyen çiçeksiz damlarından bahsediyor adaların. Adamların cinayete meyilli bakışlarındaki kıskançlıktan ve kendi yavrularının tenini kemiren yorgun atlardan.  Bazı geceler yer yarılırmış ve teninden güller fışkırırmış. Ben en çok su tutmayan tenini seviyordum onun dedi.  Geriye kalan her şeyi de seviyormuş. Kendini bile seviyormuş bazen, geride bırakıldığını bildiğinden.

-Kimseyi geride bıraktın mı sen?

+Belki. Belki kendimi, bencilliğimi.

-Neden geride bıraktılar seni peki?

+Sevemediklerinden.

 Bir façası var, sebebini sadece geceleri hecelediği. Rüyalarında adamla dertleşiyor, duydum yıldızsız bir gecenin en kör vaktinde. Sayıklıyor aralıksız, gözleri yarı aralık:  “İlk özür dileyeni şövalye ilan edeceğim. İlk özür terk ama bu sevişmeler. Bir tırnak izi vardı, yüzümden nasıl geçer batık gemiler? Bir dakika rötar yapsa gidişin, dünya daha güzel bir yer olmaz mıydı? Bazen gözüme batıyor gözlerindeki sis. Kimse benim gibi düşemez, rakip tanımıyorum tanımlanamayan duygular kulvarında. Yanlış kablo döşemişler zihnimin karanlık köşelerine. Yanlış tabloya âşık olmuş ölgünler de solan karanfiller gibidir. Yanlış çayırlarda koşuşturan iki tay gibiyiz seninle. Benim en çok dizlerim ağrıyor, gitme. Benim en çok sensizliklerim sızlıyor, gitme. Benim bir fikrim vardı, susuyordum, sen de söyleme. Düşlerim fazla, senin kaç dişin eksik? Senin kaç dişin, kaç yan yana dizilişin? Aynı tavana bakıyorum, lambalar değişiyor, aydınlanmaz bu uyanışlar. Dudakların var senin, belki de en çok onları seviyorum. Sustuklarında ve konuştuklarında birbirine kızgın ikiz kardeşler gibiler. Elini unutuyorum, tut beni, tutun beni sanırım uçuşuyorum. Bana gizlerinin en az ürkütenini anlat. Anlat, kaç kişiydiniz, kimleri sevdiniz. Kimleri sevdiniz, o zamanlar kimdiniz? Düne saygı, yarına kaygı duymayacak kadar çürüdüm.Çünküsüz sevdim ben seni, çünküsüz de ölebilirdim.Bizi ayıran saydam duvarın içerisine oturttuğum akvaryumda ışıldıyor kirpiklerin.Sen bir kum midyesisin, kimin kirli cebindesin? Bana hiç masal anlatmamış adamların uykusuzluğuna sığınıyorum. Sığınaklarım rutubetli, nefes almakta zorlanıyorum.  Kemirebilirsin istersen tüm sevinçlerimi. Biraz yorgunum, ne diyeceğimi bilemiyorum. Başka şehirlerdeydim, başka şehirlerde daha iyiyim. Başkalarının şiirlerinde yarım kafiyeyim. Başkalarının nehirlerinde kana bulanmış ak mendilim. Nefes almak ne zor, kaburgalarım birbirine geçiyor. Nefes almak ne zor… Polenlerden hızlı yayılan nefretlerle tanıştım. Tüm gayri resmi törenlerde hazır olda duruyor kalbim. Göndere çekiliyor satır satır avuntular. Dönemez misin bir daha? Biz en güzel mevsimiyiz şehirsizliklerin. Biz en güzel ölü balık gözleriyiz yosunlu denizlerin. Biz, tekiliz. Bir bütünü sevemiyorum bu yüzden. Ne kadar yarım elma varsa, ne kadar yarım yamalaklıklar…  Ne kadar yarım saat boşluklar ve yarım günlük uykular…  Bir yarımı yitirmeye bile korkuyorum bu yüzden.  Biri bana korkma,  yalnız kalmazsın demişti.  Sonunda yine yalnızı vurguladı, kalmazsın yalnız. Yalnızlık nasıl bir histir,  bir ayna mıdır misal? Bir toz birikintisi midir? Bir açılmayan perde midir? Bir yığın mıdır insanın içine oturan? Martıları var mıdır o yığının da, kedilerinin gözlerini oyan?”

-Çok mu sevmiş? Senden de mi çok?

+Sen de baksana şunlara, ne güzel bir yeşil.

-Kimin gözlerine bakıyorsun?

+Görmek istemediğim herkesin.

 Tüm söylediklerim kendime, yörüngeme oturmuş kinime.  O, becerebildi. Ben, kimsesizliği seçmeye itildim. Agia, sen sabrı ezberleten kalleş! Kanın bile kaçıyor senden, farkında değilsin. Sorup durma artık! Sorma, cevabını bilmiyorum unutuluşların. Ruhumun köşelerinde birikiyor kumsalları ağzının.   Her hatanı öptüm, baktım çapsızlığına, baktım sana. Sen avuç içine sığmayacak kadar büyük bir öfkeydin oysa. Kim daha çok kızarıyordu aşk patlamalarında?  Benim kafam daha güzel kopuyor, senin yüzün en düşkünü evrenin. Agia, kelebekler ezdiğimiz çiçekleri öper. Kelebekler ikimizden birinin uydusu bugün, hep dönecekler. Dön bana diyorsun ya; dön bana denilmez ki kovaladığın duygulara.

-Öldü mü Berra?

+Öldü.

-Ya Agia?

+O da.

 Ah Agia, benim sıvasız arkadaşım; ıslak kibritim, sahipsiz nefretim… Ben söyleyemedim hiç, sen söyle onlara. Yorgun merhametlerinin kanlı gözleriyle birlik olup ecdadımıza söven soğuk ellerine haykır onların. Sevginin yanına yaklaşamayacak kadar uzakta kalmış kalplerine çivile sözlerini.

   Siz bizi ölmek üzere olan bir köpek sandınız,  de onlara.

   Siz bizi nasıl olsa ölecek diye kucakladınız, de onlara.

   Siz bizi ölmüyoruz diye kovaladınız, de onlara.

   Siz bizi, yanlış anladınız, de onlara.

 De Agia, izin vermiyor ruhum tüm bunları onarmaya.  Ben söyleyemedim hiç,  sen söyle onlara.