BEŞ KATLI BİR BİNANIN YEDİNCİ KATINDA YAŞIYOR ONUN SEVİMSİZ CÜCELERİ

  O kimseye benzemezdi. Bir gün kapısını çaldık yine, hep gülümseyebildiğini bildiğimizden. Bizim de biraz gülmeye ihtiyacımız vardı, sanırım bu yüzden. Şehir aynı şehirdi ve inanın ki çok rutindi. Hiçbir zaman kim o diye sormadı. Korktuğu şeyler de vardı elbet. Vardı, birçoğunu da biliyoruz aslında. Ama bunlardan korkmazdı. Kapısına gelebilecek bir yabancıdan, yabancılardan, insanlardan. Kötüye kullanılmaya çok müsaitti ancak insan ona kıyamazdı. Ben kendi adıma düşünüyordum, insan insana ne zaman kıyabilmeye başlar diye. Yılların geçmesi gerekiyordu sanırım. Bizim onunla tanışıklığımız çok yeniydi. Birkaç fincan kahve birkaç bardak bira ederindeydi. Şimdi terliklerini de ayağına geçirmeyi unutarak koşuyordur diye düşündüm. Evdeydi, her zaman loş olan ışığı yine perdesinin arkasından kendini belli etmekteydi. Koşacak, kapıyı açacak, gülümseyecek sonra. Sonra da bizi kucaklayacak.

  Kapı deliğinden koridorun ışığı belirmedi. Kapı çok ağır açıldı, hatta biz iterek açmak zorunda kaldık. Yerdeydi. Korktum, kanlar içinde görmekten bile korktum, doğruyu söyleyeyim. Önce yatağına taşıdık onu. Baktık ki elimizden gelen bir şey yok. Başucunda yığınla yarım bardak vardı. Sigara paketinden bir iki sigara eksilmişti sadece. Küllükler temizdi, bu alışılmış bir durum değildi. Neyin var diye soracak gibi oldum, soramadım. İçimizden biri kaç gündür evdesin dedi. Konuşmayı unutmuş sesi tereddütle beş sanırım diye cevapladı bu soruyu. Kolum kalkmıyor, bacaklarım da güçsüz; nefes alamıyorum, yapamıyorum dedi. O an bildim işte, o an öğrendim. Birini bekliyordu, biz olmayan birini. Bizden ve hiç kimseden olan birini. Sürüne sürüne kapıya gelişi bu yüzdendi. Sırtlayıp indirdik onu dik merdivenlerden. Zar zor bulabildiğimiz takside başı her harekette cama çarpıyordu. Hepimiz korkmaya başlamıştık. Yanakları ve dudakları renksizdi. Elleri beton gibiydi dizlerinin üzerinde. Ara sıra hırıltılar çıkartıyordu nefesi. Hastaneye yaklaştığımıza gözlerini araladı. Nereye baktı, ne gördü, ne gördüğünü sandı bilmiyorum, onu da soramadım. Bir an doğrulmaya çalıştı oturduğu yerden, sonra yeniden uykuya daldı.

  Hastanenin yarı ucubelerle dolu koridorunda iki kişi koluna girerek yürüttük onu. Hastanenin neresi neresindedir bilmiyorduk, o biliyordu sadece. Avucunun içindeki kader çizgileri gibi biliyordu hatta. Bize bir gün hastanelerdeki yaşlıların gençlere nasıl da acıyan gözlerle baktığından bahsetmişti. Yalnızlıktan böyle zamanlarda şikâyetçi olduğundan sadece. Böyle zamanlarda bazı pişmanlıklar duyduğundan. O bakışları ben de gördüm, doğruydu ve üzerimize doğrultulmuştu. Bir takım evrak işlerini halletti aramızdan biri. Yüzümüze bakmadan konuşan görevlilerin morglara yakışacağını düşündüm. Konuşan cesetlerin kararlılığı vardı onların kelimelerinde. Doktor umursamaz bir adamdı. Kulaklarının üzerinde siyah ve beyaz kıllar vardı. Dilini sürekli ağzının içerisinde dolandırarak dinliyordu karşısındakileri. Bazı tahliller istedi, okuyamayacağımız reçeteler yazdı, dinlenmesi lazım dedi. Nöbetçi bir eczane buldu içimizden birileri. İsimlerini daha önce duymadığım, garip kullanım şekilleri olan ilaçlarla birlikte onu evine götürdük. Uyudu, biraz bekledik başında. O uyurken biz kahve içtik. Sessiz sessiz sayıkladı bir ara. Sonra derinleşti uykusu. Kapıyı çekip gittik.

  Birkaç sene sonra gördük onu. Farklı biriydi. Geçmişi hiç hatırlamak istemiyormuş gibi sürdürdü konuşmasını. Unutmadıklarımı doldurup gözlerime baktım ona. Gördü beni, kulağıma eğilip dinlendim dedi. Uykumun derinliğinde boğuldum. Zaman aldı ama dinlendim. Tüm neşesi acıya tüm acısı neşeye dönüşmüştü, anladım. Daha kötü değildi, daha iyi de değil. Aynıydı, terazisi dengedeydi.  Bardağı kavrayışı değişmişti, belki başka şeyler de, farklı biriydi. Kendine ait olmayan bir gülümsemeyi giyindi ve gitti.