Doğru söze bir şeyler diyemiyordum, içimdeki uygarlıklar buna izin vermiyor. Kiraz bahçelerinde gömülü bir madalyonun içerisinde gizlisin sen. La Paix’nin uykusunu parmaklıklara tokat atan cetvel ve yeni budanmış çimenlerin kokusu böldüğünde adını sesleniyorum ben de. Saçlarımı tanımadığım eller okşuyor, çok susuyorum.
Sırtımı dayadığım hiçbir duvar birbirini andırmıyor. Kimisi soğuktu, kimisi baştan sona pürüz, kimisi tene yapışan kireç. Birileri duvar dibine yatardı, birileri bir gün pişman olacak.Yetmiş üç satırdan oluşan kimsesizliğimi az şımartılmış mecmuaların arasına iliştiriyorum. Ne de olsa çöptüm, ne de olsa yokluğunu bile öptüm.
Başkalarına üzülerek geçirilmiş bir gecenin sabahına ter içinde uyanarak ve tutuk ayak bileklerimi ovalayarak başlıyorum. Başlıyorum:
– Başka türlü de olabiliyormuş bak. Bak, dediğim gibi tam da.
– Onları düşünme, onlar başkalarını sevebilecek kadar kendilerinde değiller.
– En çok kendimle geçinemiyorum, en çok kendiliğindenliğinle sevişemiyorsun.
– Sarılmak en zoru belki de, dedi bana adam, katılıyorum.
– Hatırlıyorum, hatırlamıyor; katılıyorum, kaçışıyor.
– Sonuna –mız eklediğim her nesne bana ait artık.
– Yani anlayacağın o ki, kalmadı bir paylaştığımız.
– Dudak uçuklatan uçurumlara eğiliyorum, kimse öpmesin diye beni.
– Sen yanlış bir kararın bekçisisin.
– Sen yanmış bir ormanın bekçisisin.
– Sen yalnız bir hissin bekçisisin.
– Sen yankısız bir sesin bekçisisin.
– Sen yansızsın, o yüzden gidebiliyorum.
– Yalnız kalamayacak kadar yalnızsın aslında.
İstediği an bana erişebilen ve tüm mikrobumun vücuduma yayılmasına izin veren bir şeysin sen. Senin neye benzediğini ve neye benzemediğini çözemiyorum hala. Bazı günler geliyor, bağırmak istiyorum dudaklarına. Nefes alıp vermekten başka işe yararsa ağızım, anlarsın belki beni. Aniden başlayan yağmura lunaparklarda yakalanıyoruz hep. Dönüp duran, yükselip alçalan ne varsa bana benziyor. Ne varsa benziyor; elimi tuttuğunda içimden taşmaya çalışanlara.
En diri tomurcuktur senin gözlerin uzaktan bakıldığında. Kabahatsizsin, bu yüzden katledemiyorum seni. Aniden kayalar dökülmeye başlıyor tepelerden. Ben en soğuk denizine dalıyorum mevsimin. Sen küstüm çiçeklerine dalıyorsun. Boynumdaki kolye son bakışına takılıyor, boğuluyorum. Gözlerinin karanlık çöllerine hapsettiğin son karemizi de kendinle birlikte götürüyorsun. Kediler kedilere sataşıyor orada, ölüler ölülere.
Kokusuz ıhlamurlar ve renksiz ortancalar. Sütlü incirler ve tırtıllı dutlar. Tüm kapıları kapalı evlerden mavi çiçeklere sesleniyorum, solmaya devam ediyorlar ve seni düşünüyorum. Bir gün yeniden tanışacağız ve benimle ilgili yalanlar söyleyeceksin bana. Bir yenilgi anında sana “Bak, benim.” diyebilirdim ama içimdeki uygarlıklar izin vermiyor buna.