KONSERVE KESİĞİ GİBİDİR BAZI ANLARIN SONLARI, KESİKTEN KANIN YERİNE RUHUNUN FIŞKIRDIĞI

  Haddinden fazla yıpranmış tırnaklarını gözümün en net göreceği şekilde sigara paketine daldırdı ve kendisi için kısa insanlık için çok uzun bir sigara daha yaktı.

  Telaşında uçuşan küller var. Ne diyeceğini bilemiyor, lafı sakız edişi bundan. Çenesini ağrıtan sert bir sakızmış gibi çiğniyor kelimelerini. Yorgunluğu dirseklerinden belli, masaya çukur açmak için yaratılmış bu sabah dirsekleri.  Küllüğü atlıkarınca gibi döndürüp duruyor. Tahammül edebildiği tek sabitlik yazılar olmuş onun. Aynı şekli almaktan usanmayan rüyalarından eminim ki iğreniyor.

  Gözüm diğer kadınlara kayıyor zaman zaman. Nasıl olsa o, soracağımı bildiği soruların cevap provalarıyla boğuşuyor. Herkesin elleri havada misinalarla oynatılıyormuş gibi anlamsız süzülürken bir sigara daha yakmak istiyor, göz ucumla bileklerine ve yüreğini sıkıştıran öz nefesine bakıyorum. Bileğinden kavrayıp gözlerinin içine bakmak bir an meselesi oysa ama enkaz devralmamanın önemini devlet büyüklerimizden biliyorum.

  Gelip geçen kedilere bakıyor. Avuçlarına bakıyor, ayakkabılarının burnuna bakıyor. Birkaç düşen yaprağa ve zemine yayılan şamataya bakıyor. Üst dudağında beliren zamansız kıvrım bir şeylerden iğrendiğinin göstergesi. Onu, sebeplerini anlayamayacak kadar iyi tanıyorum. Bir düşüncenin gök kâğıtlarına dökülmüş son cümlesinin birkaç kelimesi dökülüyor ağzından yamuk yumuk. “…böyle silinebilir sanmıştım.”

  Sevdiği adamların kalbinden daha soğuklaşan kahvesinden bir yudum almak için eğiliyor masaya, ilk yudumunu. Yüzünü ekşitiyor ve sol eli beline gidiyor, daha sonra da sırtına. Doğrulurken zorlanıyor, belli ki acısı var. Düşündüklerimi duyar gibi gülümsedi, sandı ki başka şeyler de canını yakabilirdi. Bir süre daha heyecanını yaşadı ama farkındaydı; aşk bir sırt ağrısıydı. Bir cengaverlik yapıp altına girdiği dağınıklığın onun eline kalanıydı.

  Eskilerden birkaçının kötü haberlerini sıralarım arka arkaya. Güzel haberlere sevinemeyecek kadar aşınmış onun dudakları. Vakti gelmişti gidişinin ve sessizliği bölüp de gidemeyecek kadar da nazikti hala. Sordum:

-Ne oldu sana?

  Kendine sordu:

-Ne oldu bana?

  Kendi sorusunun cevabıydı kısık sesle söylediği:

-Mutsuz oldum.

  Benim soruma uygun bir yanıt aradı sonra. Ne ceplerinde ne de cüzdanının bir köşesinde kalmamıştı. Kelimeleri de aksi gibi akraba çıkmıştı, yanıtladı:

-Mutlu olabilecek bir şey bulamadım kendime bu sefer.

  Tüm kemiklerinden dökülüyordu söylemek istemedikleri. Sevebilmesi için, gülebilmesi için,   gidebilmesi için, ölebilmesi için gerekli olan ortak bir bahane bulamıyordu. Aslında tüm derdi buydu.