Arka bahçe canavarları sarmaşıklara dolanmış, ıhlamur kokularıyla enfes bir yaz gecesi geçiriyorlardı. Musluktan soğuk su akmıyordu, uyanamıyordum. Vıcık vıcık bir saç dibi teri ile koridorun soğuk taşlarına uzanıyordum. Elimin erişebileceği adamlara uzanıyordum. Gücümün yetişebileceği belkilere uzanıyordum. Şehirlerden şehirlere ve ülkelerden ülkelere ve kör pencerelerden sekip kendi kendime. Kendi kendime söylediğim bir ninni vardı ve sözlerini tam da hatırlayamıyordum.
Yıllardır cömertçe toza ev sahipliği yapan bir kapıyı aralıyorum. Gözlerimi istemsizce kapıyorum, kaçabilir her an bir hüzün. İçeri veya dışarı. Benden birine ve birinden bir başkasına ve oradan da kim bilir kimin yosunlu bardaklarına konabilir. Olabilir, iki kötü filmi arka arkaya izledin diye tüm filmlere küsmek de nesi?
Bazı kentlerde kendilerince değerli bir tablodur kimilerinin geçmişi. Bir gün biri gelir ve bir çöp adam kondurur oraya, buradaydım ve her şeyi batırmakta ustaydım der gibi. Bilen biliyor, tükeneni daha da tüketmeye çalışmak en zorudur. Kendini gülünç duruma düşürenlere gülüyorsundur cidden de ve onlar bunu yeni bir aşkın başlangıcı sanacak kadar değillerdir kendilerinde. Kendisini bir başkasının ellerine bırakmış ve lütfen kendimi kullanmama ve kullandırmama izin verme diye yalvarmış insanları tanıyordum ben de.
Ve bazı insanlar da vardı, güzel şeyler söyleyebilmem için kahveyi tencerede kaynatırlardı. Tükenik umutlarının bu kadar bilincinde oluşları beni nasıl da ağlatırdı. Dev bir kazandan okuduğum geçmişleri ve tekerrürden ibaret gelecekleri yine de sevindirirdi onları. Ben laf olsun diye kapardım telvesini yemekten keyif aldığım fincanları ve dinlemezdim de hiç bakılan falları. Lüzumu yoktu; bilmek, olacakları engellemeye yetmiyordu. Herkes de zaten bunu bir milli marş gibi dilinde dolandırıyordu; biraz zorunluluklar yüzünden.
Sonra dedi ki, şurada. Baktım ki, hayal ile aynı sokakta oturuyormuşuz. Tek renk mandalları düşüyormuş balkondan aşağı. Boyu, kendini asabileceği bir ipe bile erişemiyormuş. Tercih meselesine döndürme yalvarırım bu hikâyeyi. Sevgi gereksiz bir şey bile olabilirdi herkesin alışabildiği ve vazgeçebildiği. Giden adamların adımlarındaki bilmeceyi çözebilmek kimin haddine? İstersen bir dene.
Sonra dedi ki, yapma. Baktım ki, topuğumla kazıdığım zeminden fışkırıyor bir dev hatıra. Senin iki parmağının arasında ne güzel duruyor mesela o mendiller, ıslak. Gözyaşların ölümsüzlüğe çağlıyor, ağzın son nefesini alacakmışsın gibi açılıyor. Ben boğulmak nedir biliyorum, uçmak ve sıçramak nedir. Düşmek ve sürüklenmek bir de sonra. Sonra yeni baştan, yine bilindik gülüşmelerden yalnızlık hüzünlerine. Oradan bir adam, bir kadın ve çoğul çocukluklar geçiştirilirken köşelere yakın oturup bildiklerimi tekrarlıyorum.
Avucumda otuz santimlik bir cetvel inliyor ve birbirine eşit olmayan üç parçaya ayrılarak sağa sola sıçrıyor (gibi sanki) . Öğreniyorum ki sevgi büyük kabahattir ve kimsenin bakmadığı bir anda yeniden tekrarlanabilir.