Erik ağaçlarıyla kendini gizleyebilen çökük evlerin birinde, vazoda mum çiçeği yaprakları kök salıyor; ahşap tuzluk içinde pirinçle rutubet savaşıyordu. Kendisini bu eskiyişin içerisinde nereye yerleştirebileceğini bilemiyordu. Duruldu, insan görmüş böcekler da böyle yapar.
Düşündükleri kimsesizlere bulaşan illetler, babalar ve gezegenler. Başucunda buz, aspirin ve mide kanaması. Penceresini karartan otlar insan boyu, düşmanlar çok kamufle. Gidip çiçek topladı, en solgunlarını. Sularda pas, mevsimlerde yas vardı.
Kar yağıyor dendiğinde sevinir her çocuk. Ölümlü olduğunu unutacak kadar yaşlanmış ihtiyarlar ise şaşırır. Aynı dalda çürüyen iki meyvenin de kurdudur onun elleri. Tüm renkleri birbirine karıştıran çocuklar ve azar, onun fırçaları yanık ve ateşi düşük. Ölmeyecek, ölürse kim çeker acıları?
Çölde yolunu kaybeden kedisiz farelerle dost. Sidiği kahve, sözleri kekeme, elleri nikotin ve gözleri zifir. Âşık olduğu her adam biraz zelil. Düş yüzeyi cilalanmamış uykuları çatlak. Masallarının prensesi aciz, prensi antropofobik. Uyursa kâbusa bulanacağı kesin.
Çalışmayan dikiş makinelerinin tozunu alarak mutlu bile olabiliyor. Zırhı paslı, gözleri kendi pınarlarına küs. Başkalarının koparacağını sandığın mutluluğunu kendin boz, boz ki kafanda toz kaplamasın diyor. Aynada kendine zarif. Beş çayı misafirleri naftalin ve ebegümeci oluveriyor. Düşünüyor, susarsa o da eskiyecek.
Kurumuş çardak ve gün ışığı, cılız kediler ve anne taklidi. Sokaktan geçen her arabanın dikiz aynasında asılmış bir ezilme korkusu. En sevdiği renk bukalemun, en sevdiği meyve tohum. Gözlerinde koruk buğusu, dizlerinde düşmeye yüz tutmuş bir kabuk. Büyüyecek yalanlarla büyülenerek.
Gerçeği bilmek için gün saydıran dilekler diledi pek de samimi olmadığı azizlerden. Kendince ve kendiyle işaretleri takip etmece oynadı çift kale. Bilmiyor ki izliyorum onu yıkık balkonların su giderine yuvarlanmış misketlerden birinin renklerinden.
Kasları çekiştirdi onu ama durmadı yerinde. Kendisine sarılmak, kendisine kırılmak, kendisine haykırmak ister gibi koşuşturdu yansımalara. Çenesinde sıkıştırdığı titreyişlerin ipleri boşaldı. Yağmur hüzne boğdu ve dünleri taşırdı. Yarım ağızla söylenmiş yarım yamalak cümlelerde gizlidir onun öznelerini yitirişi.
Yanmış bağlarda kalsın, beni düşünsün; yanlış ata binsin, geçmişine düşsün dedi. Yedi dilek dileyebilirdi dibinde sıkıştığı kuyunun balçık dolu kuytularındaki güçsüz canavarlardan. Her çocuk anneni mi daha çok seviyorsun yoksa babanı mı sorusu karşısında afallardı o da henüz çocukken, büyümemesi belki de cevabı bilemediğinden.