HAVALAR ISININCA SİVRİSİNEK GİBİ BELİRİRLER YARINI DA YARINA ERTELEYEN TEMBEL DELİRİŞLER

   Deniz geriye gitmeye başladığında aynı aya bakıyoruz.  “Annem bana bir kız ismiyle seslenirdi babam ise erkek ismiyle, çocuk olamayacak kadar yaşlanmıştım, sanırım bir iki üç yaşındaydım. Dedemden olma bir çocuktum; ay dedemden. Cildim bozuktu, hep onun yüzünden.” diyor. Çakıl taşlarının ninnisinde tepelere küfrediyoruz, işte rüzgâr böyle yaratılıyor.

   “Hadi ya?”  dedim kafanı sallamak için hazırda bekliyorken sen. Beklediğim performansı gösteremediğin için arkamı dönüp gidiyorum aniden. Görüşürüz dersem inanma sakın, laf olsun diye. Zaten her şey de öyle. Geri dönüp “Öyle miymiş cidden?” diyorum bu sefer de. Mişler ve diler ve duyduğuna anında inanan gözlerin ardından çarpık çarpık gülümsüyorsun. İstesem katilin bile olurum şu saatte üşenmeden.

  Oraya bir kedi kondurursan işler değişir. Uyanmasının ve uyuyamayışının bir anlamı olur. Belki beni bile düşünür. Düşünerek kuruttuğu ormanlarda toprakla konuşarak yürüyüşür ve üşür. Perdeleri ve cümleleri aralıklarını yitirir. Bir aralık gelir ve karla birlikte çocukluk havuçları küflenir.

  Okumaktan hoşlanmadığım kitaplarının tozunu alıyor. Bir aşağı bir yukarı ve yeniden bir aşağı ve bir yukarı, gözleri tüm dengesini yitirmiş. Her şeyden yoruluyor ve beni yormak için yaşıyor, çabaladım demek için çabalıyor batarken. Belki cebi delik, belki ayakkabılarının tabanı; eminim delik kalbi, bu yüzden dibe çekiliyor.

   Tuttuğu tüm balıklar ölü, hayır hiç de üzülmüyor. Topallayan vicdanına hiç de kulak kabartmıyor. Beklemiyor ki olgunlaşsın ve düşsün hüzün. Beklemiyor ki çürüyen etine karıncalar üşüşsün. Gerçek olamayacak kadar diri iri gözleri. Benden ve galip ayrıldığı kaderinden bu yüzden iğreniyor.

   Mutluyum ben. Solmuş çiçeklerin arasında en dik durabilen çiçek kadar işte. Denizin en yosunsuz kıyısı kadar, ıtır kadar, lavanta kadar, kaktüs kadar, yerini bildiği radara kafa tutan adamlar kadar, pişmanlıklardan arta kalan olgunluklar ve yatağa yatınca ağrıyan sırt kadar.

   Hop bir lamba daha sönüyor. Sanıyoruz ki tüm bu konuştuklarımız da geceye gömülüyor. Kulaklarına dayalı bardaklarıyla yaptıklarından utanma ihtiyacı duymayan tanrıcıkları antik kentlerin gözlerini ovuşturuyor. Rüzgârında gözümü kurutan bir şeyler var. İçimdeki tüm hisleri ve ağlayabilme yetimi, ağzımı, terimi ve doğru sandığım tüm bildiklerimi.

  Orada hayali bir at koşar siyah. Geride bırakılmış tüm gölgelerle yoldaştır ve gözleri binlerce kör yılandan oluşmaktadır. Benden uzağa gidemeyeceği kesin, sıkışmış o da kendi öfkesinin içerisinde. Bakıyorum, toprağına saplanmakla lanetlenmişim. Sürekli aynı uyarılar, sürekli aynı geçit vermeyen kırmızı ışık. Elime tutuşturulmuş zaman geçiricileri kemiriyorum gözlerimle. Doymuyorum, doymak gerilen tenden geçer.

    Doktorun yüzü süzüldüğüne göre işler ciddi demek. Ne üzülüyorsun ki, hepimiz öleceğiz çıkıveriyor ağzımdan. Söylediğim yalanı unutmuş bulunuyorum bir an. Evet, ölümsüz değildim ve yalan söylersen hemen anlayıp seni cezalandıracak kudrete de erişememiştim. İçin rahat olsun, mezarını çiçeklerle süsler, sana gündelik dertlerimden bahsederim.

   Oraya tuğla kırıntılarıyla çizilmiş bir aşk var bak, insanların ezip geçerken tereddüt etmediği. Yağmurlu bir günde başlamaya karar verdiğin aşkın yağmurlu bir günde izlerinin silindiği. Bu sokak sağlı sollu katillerle doludur. Senin gözlerinden kalkan sineğin ustaca benim ağzıma konması bir işaret değil anlayacağın.

   Külleri cilalı yüzeyden dilinle temizle ve ben yaptığım hiçbir şeyden pişman olmadım bugüne kadar de. Olamadım de, olamadım çünkü biri bitmeden diğeri başlıyordu. Mesela günler lekeli etekler gibi uçuşuyordu. Mesela dünlerde rutubet ve şeytan sidiği. Mesela trenler bile şüpheli. Mesela masanın altında kurduğun kıytırık krallık bile yıkılmaya meyilli.

   Bir iki üç ve tıp. Beynimi yüzüne sıçratıyorum zemine çakılmadan önce şık bir takla atıp. Kırık kolun ve kırık kaburgalarında başarabilmişliğin biçimsizliği var. Erekte alkışlıyorlar bizi. Seviniyoruz. Böyledir zaten; deliler ya her şeye sevinirler ya da üzülürler her şeye saniyede beş yüz yetmiş üç kere.

   Şimdi sana aşkların nasıl leş düşüncelerden doğduğunu ve nasıl masum hayallerle öldüğünü anlatabilirim uzun uzun. Ama annen sana seslenir ve sen bakmazsın. Baban sana seslenir ve sen bakmazsın. Yengeçler gibi hep korkak ve kendi cüssesine göre tehlikeli, aya ilerlersin. Benim tek ayağım yollara gömülü, ben gelemem senin peşinden. Ben senin peşinde kokuşturan bir düşme korkusuna dönüşemem.