Paris’teydik ve şehirden nefret ediyordum. Bu yüzden kaybolmam hiç zor olmadı. Kendime döndüğümde ıslaktım ve biri bana -nedendir bilmem- sigarayı nasıl bıraktığını anlatıyordu buruşuk paketimden bir dal sigara rica ederken.
Sızlayan kemiğimin üzerine ağırlığımı vermeden yerimden kalkmaya çabaladım. Başka çabalarımı hatırladım, unutmak ve susmak gibi.
Yola çıktım, her yol uzun, makaslanmış mesafeleri sevmek zorunluluğu bu yüzden. Yanımdan şamata aktı geçti terli terli. Gecenin bu saatinde böylesi bir sokakta üzerine konuşabilecekleri bir şeyler bulacak kadar sarhoşlar, ne hoş.
Kabarmakla sönmek arasında gidip gelen saçlarımı alnımdan kaldırdım. Çantamda çakmağı andıran onca ıvır zıvır arasında sol elimi dolaştırdım. Gözlerini seçemediğim bir adamın sağ eli parladı çakmağının ateşinde. Başımla belirsiz bir teşekkürü çakıp taksinin kapısına uzandım.
Bu arabada sigara içmek yasak abla. Öyle mi? Her kurala sonsuz uyum sağlıyormuşsun gibi sanki dedim, içimden. Camı aralayıp sigarayı sokağa fırlattım, külleri yüzüme, göğsüme ve sanırım saçlarıma bulaştı. 44 numara yüksek ökçeli kırmızı ayakkabının bedeni puuuuğğğğğşşşttt diye bağırdı, bana değil, birilerine işte. Taksicinin yüzü güldü, yüzümü ötedeki ötekilere çevirdim.
Toprağa borcum vardı ve ödeyecek kadar kanım yoktu. Karın tokluğuna anılarını satan insanlarla pazarlığa oturmuş; kendi anılarının bile daha değerli olduğunu iddia eden terli enselerin gerisinden geçtim. Sinek kovalar gibi geçiştirdiğim düşüncelerim bu yapışkan gecede ben hariç herkese ait.
Sıçrıyorum ki mutlaka kalsın bir yerlerde kırık küçük bir parçam. Uyanma diye sana söylemedim, söylenmedim. Bildiğimi bildiğini biliyordum, dünden geriye her şeyi unutmayı deniyordum. Bakma umutsuz duruşlarıma bu hayali duruşmalarda, sinsice uzattığım serçe parmak tırnağımla cinayetler işliyordum kimsenin bakmadığı aralıklarda.
Ben de dik durabilirim daha sonra, güneş biraz solgunlaşınca. Kaçırdığım vapurun içerisindeymişim gibi davranıp, küllerimi martılara bile serpebilirim. Bak derim, bak! Ben en çok bu dalgakırana kırıldım. En çok iki karabatak arasında sıkıştım. En uzun yolculuğuma şu trenle uğurlandım.
Bak derim, bak! İyi seçemiyor artık gözlerim, senin gözlerin ki bana en ırak. Beni, topuğunu yere sertçe vurarak kovalaman belki de bu yüzden.
Bir defteri karıştırıyorum. Tüm sayfalar birbirinin aksini iddia ediyor. On ikiden sonra yetmiş yedi geliyor mesela. Ayın üçünden sonra her an lanettir nasıl olsa. Çoktan silinmiş taban izine eğiliyorum; burası dalgalı bir deniz. Bu kumsalda mıydı yoksa başka bir zaman mıydı hatırlayamıyorum şimdi, yine de isimsiziz.
Ve şimdi bile ve hala… Hala derken yutkunuyorum hala.
Cebimde yarı paslı bir iğne taşıyorum. Onu en çok sağ elimin başparmağına yakıştırıyorum. Siste yolunu kaybedersen çığlığıma gelebil diye. Gelebil diye işte, bazen işte öyle diyerek susabileyim daha fazla kelime öldürmeden diye.
Bunların hepsi aslında bil diye.
Küçük bir girdaba kapılıp sağ kurtulunca,
Belki omzuna yaslanıp, belki göğsüne uzanıp;
Belki göğsün kimsesizdir,
Belki göğün çizgisizdir,
Belki gönlün hilesizdir diye.
Her hikâyede masum, her hikâyede kahraman kalabildiğimi,
Bil diye.