Bana güvercinlerden bahsediyordu, küpemin tekini nerede düşürmüş olabileceğimi düşünüyordum ben de. İki kaya arasına sıkışmış gibiydim, tüm bedenim ve kalbim. Takla atabilseydim, daha çok severdi beni diye düşündüm. Bu düşüncem çok kısa sürdü. Ben büyük bir leylek sürüsüne selam vermiştim dedim. Çok gezdim, dedikleri kadar varmış.
Oysa tüm havuzların dibinde ne güzeldir insanların kıvrımları. Olduklarından daha sağlıklı, daha parlak saçlı, daha beyaz tenli. İçimi maviye boyadım, tüm loş düşler aydınlandı birden. Sonra esti rüzgârları bazı melodilerin kuzeyden. Tüm harfler tersine döndü, tüm kâğıt kırıntıları içerilerine doğru büküldü.
Olay doğru yerde doğru çukura düşmekle alakalı değilmiş. Tüm bu bataklıkların aşkı andıran atmosferlerinde sırt üstü yüzerek kaslarımı kuvvetlendiriyordum ben de. Bunu yapan başka insanlar da tanıyorum. Beni tanıdıklarını sanarak ve yanılarak yaşamaya devam ediyorlar.
00.53’de buluşuruz, o saatte hiçbir felaket tellalı yanaşmaz bu iskeleye. Oturur, havanın nasıl da aniden soğuduğundan, saçlardaki kıvrımlardan, dudaklarda beliren konuşma habercisi ayrımlardan bahsederiz. Güneş kaçta batmış unutmuşuzdur. Kaçta doğacak, muallâktır. Kafamız allak bullaktır. Kafamız birbirimizin avucunda avutulmaktadır.
Senin tenine komşu bir ten vardır karşı ülkenin elektrik kesintilerinde. Tüm ruhuyla sana düşman, tüm kalbiyle sana düşkündür. Havada oklar düş sürüsüdür. Geride kalanlar ise küskünlüklerden şarap yapar. Yalpalayarak tırmandığımız tepelerden denize paralel düşüşürüz. Senin göbek deliğine sığınan köpükler cennetin konfetileri. Kıyıya vura vura çürürüz.
Neyi unuttuğumu düşünüyordum. Sanki yıllar geçiyor. Cümlemizin başındaki büyük harf eksik. Sanki yıllar geçiştiriliyor. Patlamasız, ışımasız, çarpılmasız bir başlangıç. Birbirine sürtündükçe yüklenen iki şeyiz birilerinin ellerinde. Sen birilerinin kobay çocuğu, ben diğerlerinin. Sanıyorum ki, aşınmayalım diye gidebiliyorum.
Oysa ben, toprağa hal hatır sorabilecek kadar kendimden geçmiştim. Bilsen, köz görsem bile hüzünlenebilecektim. Göz barajlarım taştı taşacaktı, bahar aylarıydı. En geride ter ve keder. En ileride benden önde giden huzursuzluğum. Ortalarında ben, gidiyordum. Oysa ben, kalabilmek adına ölebilecek kadar kendimden geçmiştim.
Bilse ki gözlerimi hangi kafeslerde demledim… Neden bunca kırmızı ve neden bunca burukluk ve acı… Belkisizlerin inlediği bir ormanda birbirimizi kovalıyoruz; buna da aşk diyenler var. Bu, bir diğerinin sırtına yüzünü yaslamadan uyuyamayanlara haksızlık olsa da.
Ama bunları kendine dert edemeyecek kadar güneşe düşman kadınların arasından geçerek denize süzülüyor birileri. O denizde dalgalar, cılız çocuklarla dalga geçer; sen bana yaklaşırsın ama biraz. Haddimi bildirecek kadar mesafe bırakarak. Bazı insanlar derin yere yüzerken güzel; su çok tuzlu, salamura tüm düşler. Kuş yutarsın sen, aşk sandığın midendeki taklacı güvercinler.