Tanıdığım en kanatsız kuşsun ve bu beni hüzne boğuyor. Şehrin tüm griliğini üzerine toplamışsın, bana örtünmek için bir tek bulut bile bırakmamışsın. Oysa ben seni cebimde taşıyabilecek kadar öze indirmiştim; sevmiştim de. Elektriksiz ve izsiz kucaklamıştım seni. Biliyorum, çok fazlaydı gelip gidenler; durup izleyenler. Ama birbirimize bakarken yalnız ve yalansızdık. Geçmişimi bana sorarsan, sana sonunu getiremeyeceğim masallar uydururdum. Kimsenin huzuru bulamayacağı göğüslerde yarım yamalak uykularla avunurdum. Bazı soruların cevaplarını bile bile unuturdum. Ama kendine bir yer edinebilme gücünü sana ben verdim. Şimdi, seni kendimden itebilirim.
Daha güzel sokaklarda daha güzel üşürdük, canımızı yakmazdı o zaman unutkan insanlar. Bir köprüde durup kıyıya vuran kuşsuzluğa üzülürdük. Belki beni öperdin de ardından gülüşürdük. Biraz konyak içer, dans etmekten kaçınır, akşam aşkı süpürünce birbirimize belli etmeksizin gizlice ölüşürdük.
İvan, yağmurun bizi kimsesiz bıraktığı bir şehirdeyiz. İkimiz de aynı şehre aşığız; terk edişimiz bu yüzden. Ağlıyorsun ki bu bile yalan. Anlıyorum ben de, yalanlara sık sık inandığımdan. Sana mesela; bir korkuyla inanıyorum. İnsanların peygamberlere inandığı gibi; garip bir çaresizlikle ve beceriksizlikle. Beni bırakma derdim sana ama gördüğünü tekrarlayacaksın. Ben de başkalarından gördüğüm gibi ağlayacağım ardından; başımı ötelere çevirerek, önemsemez görünerek. Ne oldu İvan, gözbebeklerin büyüdü ve geceye dönüştü? Ölme sakın; sen ölemeyecek kadar benimsin ve henüz çok gençsin.
İlla ki kan dökmemiz gerekiyor, biliyorsun. Böyle gecelerin sabaha karşılarında heceleyerek uzatılmış bir bitiş var: Bit-ti. Oysa bunu da biliyorduk, tekrarlara ne gerek var? Ama yeni bir şey öğrendim vedalardan: İnsan kendini de geride bırakabiliyormuş giderken. Ağırım, içime yığılı beton güllerinin yüzünden.