Güzelbahçe’de kediler ezilirdi; ben çocuğum, beni kendimden uzak tutun diyemedim. Karpuz lambaları ve sivrisinekleri sevdim. Karanlıkta sigara közünün ışığını ve hanımeliye tırmanan geceyi. İnanmazsın ama senin gibi birini düşlerdim; yağmurda dizlerimi yumruklayacak kadar güçlü ve acımasız birini.
Kendimden geçip sana sapıyorum; yanlış yoldayım, kurtaramazlar artık beni. İlk göz kırpışımda öleceğim kesinleşti. Çok saçmasın düşlerimde saçlarını ıslatırken, seni çok seviyorum. Uzayan mat tırnaklarım var, seni özlediğimde canımı yakıyorum; yangınlar da böyle başlıyor ah bilmezsin. Şimdi akşam karanlıklarının korumasında; rüzgârını unuttuğum bir sessiz pencerede misin?
Ritus bana kuşlarla konuşmamı söylerken yüzümü ekşitiyorum. Taştan kuşlar, taştan kuşlar! Sizin kanat seslerinizdi beni sağır kılan! Bilsen ki ben oksitlenmiş muslukları seviyorum. Rengi atmış ortancaları, viran kapıları, yosunlu mermerleri ve kırıksız ölüm bahçelerini. Buraların böyle olacağını kim tahmin edebilirdi? Bir tüy buldum ve birinin günleri geçiştirmesini diledim onu toprağa saplarken. Sen iki günün arasındasın ve ben biraz tavus kuşuyum.
Bir patlama sesiyle sokak ikiye yarıldı. Kediler ve incirler iki yana kaçıştı. Sonra iki üst sokakta da yağmur başladı. Mutsuz değildim, onlar ağlıyor diye ben de ağladım. Ortada ağlanacak bir şey bulmaya çalışıyordum; bir fare deliği gördüm; ona ağladım. Bana kendi küskünlüğümü hatırlatan binaları seyrettim. Bir ölüyle nasıl konuşulurdu bileyim istedim, bilemedim.
Üzeri koyu kahve halıyla kaplanmış bir tartı… Hepimiz aynı köşede acılarımızı tartardık sırayla. Herkesin istemediği bir bebekten kalma acıları vardı. Zamanla evladım diyerek çok sevdikleri bir bebek işte; kimse ilk başta sevmemişti ve sevinememişti. Ben de acılarımı tartardım. Doğuştan üç çocuk anası ve duldum. Sanırım otuz kiloydum.
Ben bir umut gibi, sana inandım. Hayallerinde eksilttiğin aşklara inandım. Bir gün geri dönebileceğine ve tüm hatalarını bağışlayabileceğime. Aslında Papa bana bazen sempatik geliyordu, senden bunu da saklıyordum. Sana ait olan ya da seni hatırlatan şeyleri saklıyordum. Sensizliğin yıllar sonrasında edinilmiş, görsen nefret edeceğin şeyleri bile saklıyordum. Saklamak benim görevim olmuştu artık; kendimi kendimden saklıyordum.
Nal gibi aslında ayaklar altında. Sevdim, olabildiğince çirkin bir adam. Gözleri hele, ne çirkin. Gözleri bencillikten bulanıklaşmış. Bir gözlüğe ihtiyacım varmış demek ağlayabilmek için. Şimdi sabah olacak ve biraz daha geride kalacak. Sonra en başa dönebilecek kadar, en dibime gömülecek kadar geride kalacak. Olduğu yerde kalacak; ben ona dönüyorum. Bunu yaparken dünyanın döndüğünü de hesaba katıyorum. Dönüyorum, saat dokuza çeyrek kalacak.
Sana burada çocukluğumu anlatıyordum; bitip tükenmek bilmeyen hastalıklı çocukluğumu. Sen kaçıyordun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir kışın ortasında bırakıp? Kendime bir ibadet geliştiriyorum her gidişinde. Şimdi duvardaki haça bakmaktadır kurtuluş. Bak şurası Selanik, ben ise atları çok seviyorum. Kadehimi sana kaldırıyorum, şerefsiz diyorum; ne güzel bir klişe. Burnumu içe çekiyorum, seni kolundan tutup dışa. Hesaplaşacağız şimdi diyorum sana dişlerimi gösterirken. Benim pençelerim de vardı ama başkasına ödünç verdim diyorum. Korktun mu ha ha! Kaçıyorsun, kaçma! Nereye gidiyorsun beni bir hiçin ortasında bırakıp?