ÇOCUKLAR SEVDİM, ELLERİ BİÇİMSİZ DİYE BÜYÜMEYİ REDDEDEN

    Öyle herkesin önünde çıplak ayaklısın, yapma. Arkasına gizlendiğin perdeler çoktan tutuştu; bırak, bu gece tavana yükselsin gözyaşlarının alevleri. Tepetaklak bir şehirde kimsenin kimseyi sevemeyeceğini çoktan fark etmiştik, şimdi bir daha altını çizelim. Şimdi fosfor ve kağıt kesikleri lazımdır belki bize. Bize, birbirimizi özlemek için zaman veren bir evren lazımdır belki. Gerçi, bizden başkası öldürmüyor bizi. Yani belki tanrılara inanmak gibi, öyle hayallere inanırız biz de aklımızı yitirerek.

    Bırak biraz pencerelerine yoksulluğunun, kar yağsın. Ne ıslak ne de kuru bir sabaha uyan; beni düşün. Kimlere benzemediğini ellerimin; gözlerimin hangi yırtıcı kuşun ağzını doldurduğunu düşün. Benim ağzımı dolduran onca kelime var, kusmak için kendi umumi tuvaletime koşturuyorum, dehliz ve kibir şelalesi içerisinde dibe yüzüyorum ve inan nabzımın ritminden nefret ediyorum.

    Bir geçişken mevsimin ardında gözlerinin bordosuna bakıyorum. Oradan bir şeyler geçiyor; aksak bir tren geçiyor sanki, bozuk paralar ve yanlış anlaşılmış filmler geçiyor. Bir çocuk inadında kanatlanıyorsun çoğu zaman. Ellerin solgun bir yaprak gibi göğsüme dökülüyor. Bazen önemi yok işte, bazen önemi yok hiç. Bazı şeyler de çok önemli, unutalım gitsin onları. Aramıza sokuşturduğun o duvar da nesi mesela; kaçak bir inşaat mısın, kiremit kırıntısı mısın, ısırgan otu musun? Belki bir köşebaşı lambasısındır gelenin geçenin tosladığı. Sana sarılırdım ama karşılıksız kalırsın.

    Bana biraz gün ışığı, bir de neşter. Belki sıvasız düşler ve keder. Çoğu zaman sırtını yasladığı duvara küskün kediler. Kesinlikle küçük mucizeler ve azizeler. Solgun çiçekler, ıslak köpekler, rutubetli evler, topuğa saplanmış paslı raptiyeler, sabah ayazı, kış kasveti, göğün çatlak tavanı ve şelaleler… Bana biraz bunları ver; bırak nefesinle birlikte kapı önlerime ya da yamalı ellerime. Açıklamasız ve açık kapısız kalayım.