BAZEN GÜRÜLTÜLÜ BAKIYORDUM YUVARLANAN BİR PET ŞİŞE KADAR

    “Bir gün elleri saçlarımda kilitli, yüzümü duvara sertçe dayayıp ‘Bozuk sütü lavaboya dökerken gördüklerine hayran kal güzelim. Sendeki küfü seviyorum ben, bir daha lütfen yumuşak fırçalarla fırçalama gözlerini. Kirpiklerinle süslediğim dilimi damağım boyunca yuvarlayıp tadına bakacağım şimdi. Ağlamayı kesersen sana bir daha vuracağım. Evin içine sineklerimi salacağım. Perdeleri sıkı sıkı ört, kasıklarını görebileceğim bir yere koy, içimdeki canavarın bıyıklarını okşa biraz. Belki bir gün kendimi bulabilirim ben de, ağzı sıkıca kapatılmış kavanozlardan birinde.’ dedi, ben de bunu aşk sandım, hiç mi hiç bilmediğimden. Çocukken buz kalıplarını da yalardım, dondurma diye elime verildiğinden. Dilimin acısından duramazdım, çocuklar nasıl severdi dondurmaları; anlayamazdım. Hep bilmediğimden, hiç bilmediğimden, bilmediğimden işte.” diye anlattı kadının gözleri; bilmediğim bir dildi gözlerinin dili, kaçmak istedim.

    Bu benim hikâyem değil ulan, neden bana bulaştırıyorsun eziyeti demek istedim. Bana benzeyen ya da benzemeyen her yutkunuşunun zifirinden kaçmak istedim. Ayaklarım çok derine kök salmıştı, belli ki acılarının gübresi zemine derinlemesine işlemişti; verimliydi.  Yanımda biri belirdi, sen değildin. Kimdi?

    Sanırım başkasının bahçesindeyiz dedim yanımdakine. İki elin vardı senin, neden biri elimde değil diye içerledim. Yanımdakine git dedim, sen yoksan bir başkası neden var?  Birileri ormanın derinliklerinden uğuldayarak geçmişlerini, anlattılar. Böyle zamanlarda kaçamayacağımı öğrenmiştim, denemedim. İlerledikçe silindi tüm hatları ormanın, sert bir beyaz beni kucakladı. Gittikçe donuyordum; dönersem nereye çıkardım bilmiyordum. Gittim, seni özlediğim bir güne gömüldüm.

    Gittim, seni özlediğim bir güne gömüldüm. Sırtım kaskatı, gözlerim kuru, boğazımda yutulmayacak bir nefesle alarmın sabahı inleten sesinin yirmi ikinci saniyesinde güne uyandım. Yanımda değilsin, nerede olduğunu bildiğimi düşünmek sadece içimi rahatlatıyor. Sonra kargalar, sonra ayaz, sonra biraz akşamdan göğe çakılı kalmış ay ve uzaklardan duyulan bir avaz; sabahın yedisinde gemiler çığlık atıyor. Benim kâbusum geride kaldı çoktan, kimileri mutlu rüyalar görüyor.

    Yol boyu düşündüm, bu battaniye sensizken ısıtmıyordu demek. Demek bazı eşyalar bile eşyalığını düzgün yapamıyor. Her şeye anlam katmak için bir his lazım demek. Belki âşık olmak lazım, belki öfke duymak lazım.

    Yazmaya vaktim yoktu ama seni özlemeye vakit ayırabiliyordum.

    Akıl hastanesi odasının duvarlarını kaplayan beyazlıkta bir sürü sinek, bir sürü sana yüz çevirmiş göz, tuz, sidik ve her şeyden habersiz sincaplar. Bunları düşünüyordum biraz, sonra seni özlemeye devam ediyordum. Seni özlemek mi küçük bir molaydı yoksa tüm bunlar mı seni özlediğim vakti bölen yanlış telefonlardı bilmiyorum. İnsanların derisini bir kasnağa germişler de işliyorlar gibiydi sanki; korkuyla ve yoğun nefretle. Burası pembe bulutlu bir gök de olabilirdi, kuşları insanların kafalarına sıçmayan bir gök. Zeytin yiyerek mutlu olan insanların hikâyeleri kulaktan kulağa yayılabilir ve biraz umut üreyebilirdi sanki. Umut, yararlı bir bakteri bile olabilirdi.

    Şimdi oraya oturmuş bir parçacık hayalinin çaprazına sinip, sende neyi sevdiğimi düşünüyorum. Sende neyi sevemeyeceğimi, neden bir gün kovalayabileceğini beni. Ama sen diye başlayabilecek cümlelerini, çünkü diye devam edişini ve artık diyerek noktaya yaklaşıyor oluşunu; düşünüyorum. Yanımda olsan, konuşurduk; düşünmeden konuşurdum, arka arkaya arka arkaya arka arkaya bir sürü saçma sapan cümle kurar ve derdimi anlatmaya çalışırdım. Birilerinin dokunmayı unuttuğu bir noktana dokunur, unuturdum kendimi. İki kıta gibi ayrık dudaklarına bakardım, kelimelerin önemsizleşirdi, aklımda sadece seni öpmek olurdu. Aklım, uçuruma yuvarlanmazdı. Aklım hacıyatmaz olurdu. Aklım; su sızdırmaz, elektrik kaçırmazdı. Yanmaz ve yapışmazdı.

    Göğsünün sarhoşu olamayınca içtim işte. İşte sensiz, böyle geçiyor zaman. Karanlık, kâbuslu ve kuruntulu. Her zamanki gibi işte, tıpkı eskisi gibi, yoğun işkenceli. Sanki binlerce çocuk aynı anda ağlıyor gibi, çıldırtıyor beni.