Kırıksız çocukluğuma yakışmayan anılarla defalarca aynı sokak lambasının altından geçtim. Bu sokak hep bir yokuştu, bazı şeyler gibiydi; insanı çok zorluyordu. Bazı şeyler gibiydi işte, insan kendini birden bire yerde buluyordu. Bazı şeylerde olduğu gibi tıpkı; insan sadece kendini suçlayabiliyordu. Kendimi suçluyordum; başka kimsem yoktu.
Beni orada kendine bulaştırışına bile aşık olabilirdim, kaçamayacağım belliydi. Başka şeylere bakmak istedim, önümü kapatıyordun; göremiyordum. Tam da burada bir köpeğin keskin dişlerinden ve sıcak nefesinden kurtarmıştım elimi, rengim atmıştı; kirece dönmüştüm. Kulaklarıma hiç geçmeyecek sandığım bir uğultu yerleşmişti; sarılacağım kimsem yoktu.
Seni özledikçe ıslanan mevsimler hiçbir takvime sığmıyordu. Hep bir çıkıntıydı bu savruluşlar, ayağım takılıyordu. Gözüm uzaklara takılıyordu, bazı nehirler diğerlerinden farklı kokar. Bazı hayvanlar daha acıklı bakar, bazı kuşlar geriye dönerek uçar. Küçük günahlarını unutup büyük hatalarına yıllarca ağlayan adamlar, adamların gözyaşlarını hiçe sayan kadınlar, fırsatçı körebeler ve toprağı tanıyan köstebekler var; hep vardılar. İnsanlar onların varlığına alışıyordu; benim yokluğuna alışabileceğim kimsem yoktu.
Mimlenen evlerin ve inleyen istasyonların çok uzağında yaşıyorduk; belki bu yüzden bir gece tereddütlü uykuların ortasında apar topar götürülmek ve geride en önemli şeyleri unutarak sürgün gibi gitmek nedir bilemedik. İleride anlatacak acıklı hikayelerimiz oluşamıyordu, zaten hikaye anlatacak kimsem yoktu.