Onlar da zaten kimse değildir.
Sokak karanlığa bürünür, bir pencerenin saksıları burkulur. Son ses matkap, son ses beni neden iteledin. Çok zamandır içimde cızlayan bir şarkının sözlerini hatırlamam gibi. En çok beyaz çiçekler güzel, yeşil yaprakların arasında. En çok iri taneli gözlerin güzel, sensiz gecelerde. Ben de kimseye savunamadığımda tutunduğum hayalperestliği, bir sigara yakıyorum. Peki, sen neden susuyorsun?
Bilmediğim bir yere gitmek istedim yine. İçinden fışkıran salkımsöğütler olsun, hepsi de kuru, biraz uğuldayıp içimi soğutsun istedim. Yine. Aynı köşeye çıkan biçimsiz sokaklar gibiydi hikâyeler. Bildiğimden, bir de sen söyle istedim. Şimdiki güller de erken soluyor zaten. Şimdiki yüzler, çok kimsesiz somurtuyor durup dururken. Ben akşam oldu mu yıkılıyorum. Peki, sen nereye gidiyorsun?
Yorgun atlar çeker kavun arabalarını. Bu şehirde bir sihir yok, neye şaşıracağız şimdi? Ağzın neden aralanacak, ben görebilecek miyim? Mesela bir polenden kaçarken ben köşe bucak, burnumu göğsüne gömebilecek miyim? Bana bir şey olmuş mesela, yanaklarım çöküntüye uğramış. Gözlerim aklarına kan kusmuş, sözlerim kekeme kalmış. Sensizliğin kokusu eve yayıldı mı dehlizlerime koşuyorum. Peki, sen kimden kaçıyorsun?
Birilerine yazık olmuştur şimdi, akşamın geçmek bilmez saatlerinde. Mutlaka bir mucize sanıyordur şimdi birileri, aslında büyük bir hiçi. Dalgakıranları çaylak dalgalar tokatlıyordur. Fareler burunlarını havaya dikmiş, gözlerini kısıyordur. Belki görmediğimiz bir anda, zaman duruyordur. Susuyorlar; kalıyorum. Gidenlerin pencerelerine yaslanıp yaşlanıyorum. Peki, ben ağladıkça sen neden paslanıyorsun?
Kimse değildir onlar da zaten.