ŞİMDİ DE GENÇ ÇİFTİMİZİ ZAMANSIZ BÜYÜYEN KİSTE DAVET EDİYORUZ

    Belki elindeki törpüyü bir köşeye bırakabilseydin, insana yakışır ayrılıkları kardeş payı bölüşebilirdik seninle. Ne saçlarımı budardım o zaman ne de saatlerce en iğrenç renklerle tırnaklarımı boyardım. Kedidir der geçerdim içimde dolanan kuşkulara. Kuşlara buğday serperdim, ölü civcivlerimi tebessümle anardım. Seni, seni içine sokuşturabileceğim bir hikâyeyle selamlardım. Ilık süt kıvamındaki akşamlarıma hoş geldin derdim. Hoş geldin, evdeki terlikleri pencereden atayım ister misin?

    Birilerinin kıç cebinde buruşan bir fotoğrafım da vardır belki. En hüzünlü görünüşümü seçmiştir kesin. Belki bir iki kere tükürmüştür bile yüzüme diye kendi ellerine de. Kendisine soramamıştır, beni sevseydi diye başlayan soruları. O soruların sonlarına küçük gelen soru işaretleri vardır. Birbirinin üzerine binmiş ayak parmakları gibi iticidir o cümleler. İnsan, zihnini okyanuslara yöneltmek ister belki. Belki çöllere, belki çöl farelerine. Belki de dikenli bitkilere duyulan hayrete.

    Şimdi nasıl da kanlıdır beni bir yerlerden ısıran gözler. Sokağı dolduran yamuk bacaklar ve izmaritler arasında tavşan gibi çekingen ve hızla… Ama zaman zaman da olduğu yerde savunmasızmışçasına durulup ilerilere bakan bir kadına dönüşüveriyorum. Bana bunu istikrarlı yokluğun yaptırıyor. Ne yapılırsa hep yokluktan yapılıyor zaten diyorum kendime. Kendimi kendi saçma kafa hareketlerimle onaylıyorum. Tanıdık bir mevsim geçiyor yanımdan. Bu hava en çok kasıma yakışırdı belki. Belki benim de adımlarım yakışırdı senin adımlarına. Ne geride kalırdım ne önden giderdim. Hiçbir acelemiz yoktu ki bizim. Bana neden ecel teri döktürüyorsun kendi inine çektiğin yabani dilinle? İnsan sevdiğine böyle susar mı?

    Pazartesiler de abartılı bir dekor gibi zaten bu sahnede. O esnada oradan geçmesiyle meşhur birilerinin hikâyelerini dinliyorum. Hep aynı şartlar altında hep aynı dondurulmuş gıdalar gibi zevksiz ve serin. Tekrar tekrar tekrar ve tekrar eden günler, aylar ve seneler. Bazen ambalajı değişiyor işte. Daha mat, daha parlak, hep daha bir plastik, daha bir iştah açıcılıktan uzak. Zaman hep böyle geçiştiriliyor bu evrende. Mutlu değilsen mutsuzsundur elbette. Bir ortası yok bu işlerin. Bir orta olsaydı, ortada buluşur kahve içerdik sürüce.

    Issızlığını bir güneş parçacığıyla bozmuş günlerde insanların yüzlerine bakarak sessiz ve elemsiz küfrediyorum. İçimi rahatlatıyor onların kurtuluşu bekleyişleri. Bulutlar yarılıp içerisinden yeryüzüne doğru akan bir elin, onları bu çilelerinden kurtaracağını sanıyorlar inatla. İnattan ve itaatten kanatlanan kıçları izin vermiyor zemini öpmelerine. Oysa o çok korktukları toprağa bir karışsalar tüm dertleri bitecek. Ölü bir eli öpmekten nasıl da korkuyorlar. Sen ölsen mesela, ben seni öpmekten korkmazdım. Soğumana bozulmazdım. Tepkisizliğine darılmazdım.

    Bana hatırlattığın mutluluk hissini de alıp gidiyor oluşuna güceniyorum son günlerde. Kendime üzülecek bir şeyler bulmak konusunda bu ülkede bir numaraydım belki. Yerimde gözü olanların kirpikleri seyrek diye bile üzülürdüm işte. Sen düşün… Sen düşün mesela biraz, ben bunları neden yazıyorum. Ben bunları neden yaşıyorum ve aslında kimden bahsediyorum. Mesela beni ölü kedimden daha çok ne üzdü, insan ne kadar çok üzülebilir, kırk sekiz kilo bir kadın ne kadar çok üzülebilir, kırk sekiz kilo bir kadın hareket halindeki bir aracın önüne saatte kaç kilometre hızla koşabilir?

    Bu çakmakla seni kutsuyorum derken yaktım saçlarını. Şimdi başındaki o altın hare ile nasıl da inanılasısın. Yaktığım tüm o mumların ışığında bir Psyche ihanetine dönüşüyor düşüncelerim sana karşı.  Aslında sen de Eros değilsin, ben de dolduruşa gelmedim. Kelebek kanatlarına sahip olsam, kesin onları da dikkatsizce un ufak ederdim. Uçabilseydim, gidip yanlış dala tünerdim. Yağmurda gizlenecek bir delik bulamazdım kendime. Sokağa çıksana diye pencerenin altında, kafam; boynum tutulacak kadar havada, sana seslenirdim. Sonra günler ve geceler boyunca, azarlayacak bir anneden bile yoksun yalnızlığımla, sessiz sessiz adını inlerdim.

    İnsan nasıl da bulaşıcı. İnsan nasıl da sıçrıyor, eşyanın üzerine bile. İnatçı bir bağ lekesine dönüşüyor insan. Koptukça kanayan, kazındıkça yeniden kusan bir şeylere dönüşüyor. Hep birilerine dönüp kendini oralarda aramak da bu yüzden. Bıraktığın izin üzerine neler dökülmüş, izlerin nelerle kazınmaya çalışılmış; görüp de rahatlamak için. Başkasının huzurunu kaçırarak huzura eren pisliklere dönüşüyoruz. Bir şeylere dönüşüyoruz işte. Zaten ben kimi sevsem bir canavara dönüşüyor. Ben neye dönüşsem başıma sinekler üşüşüyor.

    Sonra tutunduğun yıldız da düşüyor. Birilerinin dileğine vesile işte. Birilerinin birilerini öpebilmesi için kıytırık bir bahane. Ağaçlar da dökülüyor suyuna ayağımı daldırmadığım uzak nehirlere; saçlarını yıkayıp anılardan kurtulmayı dener gibi ince bir ahenk içerisinde. İçerisinde kin barındıran zehirli bir çalı meyvesi gibi az buğulu ve bol kırmızı. Kalp dediğin o intihara meyilli yaratık da tam da böyle bir şey işte.

    Belki elindeki kopmaya mahkûm köprüyü aramıza germek yerine elimi tutabilseydin, insana yakışır gülücükleri kucak dolusu paylaşabilirdik seninle. Ne bakışlarımı sular dururdum o zaman ne de sayfaları isminle doldururdum. Gecedir der geçerdim içimde dolanan karanlığa. Kararlılığa tiner döküp seyreltirdim,  ellerine ilk kez görmüş gibi hayretle bakardım. Seni, seni çok mutlu gördüğüm bir rüyayı anlatmak için arardım. Uyandığımda sesine ihtiyaç duydum, nasılsın derdim. Nasılsın, kalakaldığım yerden seni sevmeye devam edeyim ister misin?