Bir yangın dalgalanıyor, dalgın dalgın izliyorsun. Su sızdırmaz gözlerimde gezinen denizanalarından da sanırım iğreniyorsun; ama ben sana yalan söylemeyeceğim. Şu uğuldayan müziği de sevmedim, şimdi gidebilirim. Ben daha gitmeden aramıza sokuşturduğun o paravanın yerini değiştirebilirsin. En başına dönemeyeceğimiz bir yere sıkışmışızdır belki. Belki canımı yakman lazımdır beni oradan çıkartmak için. İstersen ile başlayan cümlelerle geceye başlayabilirim; sen bir kahraman değilmişsin. Geceyi, başını pencereye çevirip bitirebilirsin, elinden şefkat akmayacak kadar bencilsin.
İnsan da oksitlenir.
Bazı ayrılıklarda evi talan edip gidersin; bazı ayrılıklarda toparlayıp evleri; ocağın üzerinde birkaç tencere bırakıp, içleri dolu… Hepsini seversin. Hepsini seversin. Hepsini günün öğle saatlerinde ve çok geride kalmış bir gülümseyişin sigarayla sepialanmış utangaç davetkârlığında… Hepsini seversin, sevmek yalnızların işi. Bazı ayrılıklar da her ayrılıkla aynı işte. Adamlar da aynı geri geri giden adımlar da aynı. Hırpalanmış hiçbir hisse üvey ana bile olamıyoruz. Olamıyoruz, biliyorum. Kabullenmek de bir seyahat; bu zaman alıyor. Bu, zaman alıyor; bir klişe olarak ağaçlar geçiyor sağlı sollu. İçtiğin çaylar mideni kaynatıyor. Yol boyu… Bir yerlere varamayacağını bilerek işte, bir kimsesizliği bırakıp başka bir kimsesizliğin kayalık omuzlarına yaslanarak; gözlerinden yaş akıtarak, sözlerinden yas akıtarak; kabullenmek de sızlayan bir cerahat.
Kuşkulara gebe, kuşlara gece, veda hutbelerine hece de değildik.
Sonra o çok sevdiğim gözlerinde bir ihanetin fragmanı dönmeye başlıyor. Biraz geri çekilsem, perdenin arkasına gizlediğin acizliğinin ayaklarını görebileceğim. Seni seviyordum diyordum rüyamda, yüzünü karalamaktan eskittiğim bir fotoğrafına. Bana ellerini bıraksan ne olurdu sanki? Bana kollarının içlerini bıraksan; biraz pudralı huzur. Sararmış bir akşam göğü gibi üzerime yokluğun serpilirken, şehri deprem korkusu saracaktır elbette. Kimse de dönüp bakmaz gözlerimin ferini çaldığın harap yüzüme.
Kanımı donduruyor soğuk hava deposu kalbin.
Takılı kaldığım kelimelerden şiirler yazıyorum parçalanmış mektupların mürekkep ve neden beni sevmiyorsun bulaşmamış kısımlarına. Kulağımda izi kalmış bir sessizliğin bile yok şimdi. İskeletimi geride bırakmış gibi, tüm iç organlarım sökülüp atılmış gibi; bomboşum. Kötü günlerin nasıl unutulduğunu unuttum. Ve petunyalara ne sıklıkla su verildiği gibi basit şeyleri de, burnun yüzüme değdiğinde hissettiklerimi de unuttum. Bulanık gözlerime kapadığım ellerime ellerin dokunmuştu, ağlayamam böyle. Böyle başlayan gecelerde hatıralarım karışır; başka başka insanlara duyduğum öfkeler çakışır. Alnım kırışır. Ama sonunda yokluğunun inkâr edilemeyecek gerçekliğine de alışılır.