PORT

      Beni dengeleyen ellerin gitti diye, hep bu yüzden belki, vuruyorum kendimi sözlerinin sivri köşelerine. Köpek gibi sezdiğim onca şey vardı ve şimdi sana inanmak mı lazım? Her şeyi; içimde çalan dev davulları, çığlık atan kuşları, yokuştan yuvarlanan kâbusları susturup, sana inanmak mı lazım? Ellerinin gözlerime attığı düğüm ve onca kamaşmış gerçeklik varken söyle! Neye inanayım? Sarı brandaların altında kaçamak bakışlarını yakaladığım mevsim geçişi sağanaklarına mı? Suyla arınmayan kelimelerine ve kelimelerine saçlarını döken zavallı ve sevgisiz birilerine. Birilerine işte. Başka birilerine mi inanayım? Kimi sevdiğimi karıştırdığımda, tüm sesler aynı. Tüm sesler aynı tanrım, bana neden huzur hırsızları bağışladın? Seni birine benzetiyorum böyle soluyorken çiçekler. Hepsi ayakta, hepsi nefretle yüzünü benden çevirmiş. Ellerime yığdığın aşk leşleri ve kibir. Ellerimi ellerinden iyi kim tanıyabilir? Boğulurken yılların okyanusunda, yolların en kayganıdır senin sözcüklerin. Önce bir savruluyorum. Önce bir savruluyorum fotoğrafların anlamsızlığına, neye çarpsa durur hıçkırıklarım? Seni birine benzetiyorum böyle sürünüyorken günler birbiri ardına. Ağdalı iç çekişlerin ve damarların, ne zaman gidecekler? Tüm kaçış biletlerimi uçak yapıp pencereden savuruyorsun. Orada raylar yok, o başka bir hikâyeydi. Orada ne adını bildiğim ağaçlar, ne de hangi sigarayı içtiğimi bilen bakkallar; o, başka bir hikâyeydi. Kaldığımız yerden devam edemeyeceğimiz bir hikâyeydi, hep geriye gidip hatırlamak zorunda kaldığımız. Tüm acıları tekrar tekrar çekerdik. Ağladığımda yarım kalırdım. Kitaplar en çok ayrılıklarda dağılır. Paylaşamadığımız onca toz varken, bizim biraz gün ışığına ihtiyacımız vardı. Senin biraz yastığını yüzüme bastırmana, benim biraz tırnaklarımı uzatmama ihtiyacımız vardı. O başka bir hikâyeydi, iyiydi. Duvarların rengini anlatıp dururdu, hiçbirini hatırlamıyorum. Gözleri ihanet ne renkse o renkti. Dudakları yalandan dökülecekti.  Susmasam, zehrim şehri ele geçirecekti. Gidilmiyor ama. Ama gidilmiyor işte, otogarlar hep vazgeçişlerden geçişler için çok uzak.  Seni birine benzetiyorum böyle dalgalanıyorken şehirler. Orada eski evler vardı, hiçbirinin kapısından içeri ayak basamayacağımız. Üç beş sebze, üç beş gülücükle sevimli kılınmış tezgâhlar vardı. Yalancıydı, onu da sevemezdim. Düzenlenmiş onca şeyin arasında nasıl da dağınıktı. Fikirleri bile yalandan örülmüştü ama ben seni birine benzetiyorum. Limandan rüzgâr esmeye başladığında, biraz ürperip sadece seni düşündüğüm anlara benziyorsun. Aklımdan attığım onca yığın; kulağıma fısıldanmış küfürler yığını. Sadece seni düşündüğüm anlar diyorum. Yani sokaktan geçmiyorken arabalar. Gün batıyorken yani, ellerimi sana bağlamaya çalışırken. Sana, tanımlayamadığım boşluğuna. Oysa benden mektup beklermiş birileri. Ben şarap aldım, dönüyorum. Kedi sevdim, çiçek kokladım, denize baktım. Baktım, seni birine benzetiyorum. Herkes gitsin, önemli değil. Zaten beni neden sevmişlerdi hiç anlamıyorum. Ama sen biraz dur, her partide evi en son terk eden biri bulunur. Sen dur, yokluğunun sığabileceği bir yatak bulamıyorum.