KEFARET

    Migrenle başlamış bir salı sabahıydı. Her sabaha benziyordu, hiçbir farkı yoktu. Vapur, çöp yığınının içinde ilerlemeye çalışırken sisin içinde yiten şehre bakıyordum. Bir yerlerdeydin, bana uzak bir yerlerde. Bense yerdeydim, zemin karsız ve yapışkandı. Suyun üzerinde sırtüstü salınıyordum. İnce bir çığlık gibi dünya kulaklarımda inliyordu. Yanımda ol istiyordum, tuz kadar. Kıyıda çocuklar denize taş atıyordu. Köpekler, kediler ve kargalar ıslaktı. Kendi kayalıklarımda içimden kopardığın his kalıntılarına rastlamaya çalışıyordum. Saçlarım kuru yosunlar gibi birbirine geçmişti, iyot kokuyordum.

    Sana dokunmakla dokunmamak arasına çekilmiş incecik misinalara takılıyordum. Galip gelemeyeceğim bir dalgaya karşı açtığım savaşta kalkanım da düşmanımın atı da sendin. Beni yoran, nefesimi sıkıştıran her şey sendendi. Senden kurtulmayı istiyordum. İnkâr edemem artık bunu. Senden kurtulmayı istiyordum -rahatladım bu itirafla- senden kurtulup göğsüne yaslanmak. Geçti artık der gibi, bana merhamet et istiyordum bakışlarınla. Hiç görmediğim. Zaten hayalperest bile olamayacak kadar beceriksizim. 

    Bir kadının saçları ardından batan güneşi izledim. Kadın bana ve yüzüme doğuştan yapışmış gibi duran huzursuzluğuma dönüp dönüp bakıyordu. Ayaklarım buz kesmişti. O dalgakıranın üzerinde dikilen göçememiş leylekler gibi kalakalmıştım işte. Seni sevdiğimi bir kez daha kabullenmiş ve mağlup olmuştum. Kim acıyordu bana? Nerem acıyordu? Bilemediğim bir yer. Bilemediğim bir kanama hissiyle ışıklandırılmış binaların sahte lunapark yansımalarında başım sol omzuma doğru eğildi, uykusuzluğuma geri daldım. 

    Gerçeği sorgulatan rüyalarımın yüksek maliyetli başrolüydün. Seni görebilmek için tüm gün uyanık kalmam ve aralıksız seni düşünmem gerekiyordu. Yastığımdaki kedileri ve mişli geçmiş zaman hikâyelerimi kovalamam gerekiyordu. İmlası kayık ellerinle bana dokunman için çıldırıyordum. Etkisi yıllarca sürecek bir kutsanma gibi, bana dokunuyordun, ışık oluyordum. Sonra sonra hatırladım seni nasıl dilediğimi. İyi olmanı. Başka bir şey yoktu bundan başka. Sürekli iyi olmanı. Gerekirse bunun için ölebilirdim. Aklımın yerine koca bir talaş yığını boca edilmişti sanki. Toz içindeki düşlerimde seni kovalıyordum. Tanımadığım bileklerine tutunuyordum. Ezberliyordum seni. Özlemini çektiğim her şey sendeydi sanki. Tüm gün dönümleri senin o viran bahçendeydi.

    Migrene dönüşmüş bir çarşamba günüydü. Karanlık koridordan geçiyordum safra kusabilmek için. Tüm gece içime attığım hayallerle mayalanmış sancıları çekiyordum. Seni görebileceğim tek bir pencere bile yoktu. Asla önümden geçmeyecektin. Asla geçmeyecektin. Sonsuza kadar taşıyacağım sahipsiz bir yara olacaktın. Sol elime bulaştırdığın yalnızlık ve sağ elime tutuşturduğun ateşli silah; kalbim. Her şeyi şifon bir sabahlık gibi sessizce üzerimden atıp sana koşmak istiyordum. Bilmediğim yerlere, bilmediğim kokuna. Hep bir bilinmezlik içinde, oradan oraya. 

    Ve dökülmemek için direnen yapraklarla benim mevsimim başlıyordu. Bir başı sonu olmayışlık ve saadetsizlik. Kimseye söylenmemiş sevgilerin kendine sapladığın dikenleri. İçime yakın olman için, içine yakın olmak için kendi karamsarlığıma direnişim. Sessizlikle taçlandırılmış bir kimsesizlik. Yalnızlıktan bahsederken neyi kastettiğimi sormuştun. Buydu. İçime sığmayacak kadar çok, bir kelimeyi doldurmayacak kadar az olman. Yani sen. Sana anlatmaya kelime bulamadığım zaafım. Dokunarak bile tarif edilemeyecek bir özlem. Ne kadar kucaklarsam seni, o kadar azalmayacak olan. 

    Geceleri yastıkta aradığım yüzün -hiç bilmediğim- ve sürekli içe çekilen sarmalların hep bir ucundan tutamayışım seni. Başımı da döndürerek benden uzaklaşman. Tüm derimi çatlatacak kadar genişliyordum nefesime seni çektikçe. Hiç tükenmeyecek bir yokluktan bahsediyorum. Elime oturmayan elinden, dizlerimin sana değmeyişinden. Yüzünün benden yana dönmeyişinden. Tüm nefretimi avuçlarına kustum. Sen kayalıklarımın ağlayan Meryem’i, beni bağışlarsın diye düşündüm. Sözlerimin tam ortasından öpersin ve her şey geçer. Her şey geçer, zaman gibi. Ve en azından unutulmuş olurum. Öfkeyle anılan bir adım olmaz. Sadakatsizlikle -buna sen bile inandın- ve inançla. 

    Migrene bile küsülmüş bir perşembe sabahıydı. Yokuştan kendimi salıp bir şeylerin altında suyum çıksın istedim. Patlayan üzün tanelerini düşündüm. Tüm çekirdeklerim açığa çıksın istedim, kurumak istedim. Islak yastığım ve rüyamda tüm gece sana anlattıklarım. Unutulsun istedim. Hiçbir şeyi unutamıyordum nasıl olsa, beni unut istedim. Kendimi tekrar edişimi, saplantımı, bekleyişimi, küfrümü ve küflü hüznümü. Başkalarından bana bulaşan bu hissizlik ve tortular. Beni durmadan sarsıyordun. İki kelimen yetiyordu buna. Tesirindeydim senin ve teslim olmuştum. Dokunduğun her yerimden öfke fışkırıyordu. Hiçbirinin sebebi değildin. Hepsine sebep sendin belki. Dilin, ağzımın içinde gezinmek yerine zehirli oklara dönüşüyordu. Yaralarıma denk geliyordun hep, yaralarımı tanımıyordun. Hep ondan. Hep kendimi ortaya atarken yumuşak karnımı koruduğumdan. Soyunmadığımdan. Soyunsam soğursun sandığımdan. İnsanın içini kaldıran izlerle bezeli ruhumu gör istemedim. Kendim de istemedim bunu görmek. Parçalanmış bir düş yığını. Solmuş ve kararmış. 

    Ağrım azalmaya başladı -yalan- . Beynimden kalbime inen bir ılıklık ve gözlerimi yumdum. İnsanların hayatlarına başladığı saatlere giriş yapmıştık. Kederleri sunuyordum yine. Ağzımda sigara, gözlerim kısık, güneş puslu, trafik uğultulu. Kediler yerlerinden çıktı, bir iki köpeğin ezilişini görmemek için bulvara sırtımı döndüm, kulaklarımı ellerimden arta kalanlarla kapadım. Böyle geçiyor mu? Böyle kalırsam? İltihap gibi yayılıyordun içime. İçimdeki köstebeği de öldürecektin, bu iyi. 

    Şimdi çıksam şu cızırdayan fanustan sarı ve yeşile doğru koşsam. Dökülen bir şeylerin arasında daha mı mutlu olurdum. Gitmemi isteyecektin. Sınır çizmekten bahsediyordun. Kendimi bir mayına dönüştürmekte üzerime yoktu belki. Kendimden alacak bir öcüm vardı. Bir kitabın adsızlığı gibi kaldım. Binlerce olasılıkla ve yorgun. Saatler gibi sonsuz ve itlerin uykuları gibi huzursuz. Köşelerde uyuyan hep, sıcak asfalt ve soğuk gece. Hep sana döndüm, tanımadığım halde. Oturduğum anda kırılan omurgam gibi, öylece kalacağım yerimde.

    Çok sıktım dişlerimi gece boyunca. Geceleri daha bir yoksun, bunu bilmemen doğal. Şimdi bir cümle kurması çok zordur sızlayan çene kemiğim ve sızlayan kelimelerimle. Beni bıraktın mı? -bu bir soru değil, inanmak istememe cümlesi- beni bırakma -bu bir emir değil, yalvarma süreci- seni seviyorum -bunu son saniyeye saklasaydım ilk cümlede harcamak yerine belki gitmezdin- seni seviyorum, bırakma beni  -tuttuğunu varsaymaktan oldu hepsi- .  Görüyordum ki yörüngeye oturmuş onca ıvır zıvır arasında parıltısızdım. Beni sevmeni beklemiyordum, senin neyi sevdiğini bile bilmiyorum. 

    Tanrım susmak ne zor. Susturmak ne zor. Telsize karışan diğer sinyallerin arasında istediğimi senin sesinden duymayı ummak da zor. Umut ne zor, unutmak ne zor. Neler konuştum seninle hiçbiri mi önemli değil artık? Boşluğa saçılmış bir kaç özensiz cümle öbeği. Hepsi bu mu? Ayağımın altında gezinen tavus kuşuna seni gözlerimle anlatışımı da mı yok sayacaksın? Yaktığım onca sevgi sözcüğü, hiçbirini duymayacaksın. 

    Migrene dolanmış ellerimle içine düştüğüm ayna kırma krizinden kesiksiz kurtuldum. Toplama kampından fırlamış gözlerim her zamankinden de kuru. Ağlayabilmek durup dururken çıkagelen güzel bir orospu. Kalabalıkta bir görünüp bir kaybolan ışıltılı saçlar gibi. Başını çevirip sağ omzunun üzerinden bana bakmanı umuyordum. Vedalar böyle olmalı. Ben böyle istedim, olmayacağını bildiğim için. 

    Afili birkaç cümleyle bitiriveriyor kimileri hayatlarını. Ben lafı gerektiğinden fazla uzattım. Yatağımın altında sakladığım geçmişimi ve isten rengi değişmiş özlemlerimi pencereden fırlattım. Ağlamak, ne zor böyleyken. Bana bakıyor kuru dallar arasından. Kalbime sapladığım çivileri söküp bana bir de ayna tutuyorsun. Acımasızlığın doruklarından aşağıyı izlerken mutlu musun? Zehirli mantarları ezerek sana yaklaşmaya çabalıyorum. Gözlerime miras bıraktığın benzetişleri kovalıyorum.

    Son şişeyi de açıyorum şimdi, seni sevdiğim yerdi orası. Port’un oradaydım, yalnızdım, biram terliyordu. Gün batmayacak kadar güzeldi.  Yanka, sen de beni unuttun. Aklımdan geçen yüzlerce sokak isimlerinin arasında kayboldun.  Beni kemiren bu rüzgâr, bu sarhoşluk… Omzumu kavrasan hepsi geçecek. Bazen filmlerdeki gibi olur. Bazen sadece karanlıkta sigara içmek ister benim de canım. Bazen sensizlik, tam da o küfürlerin içine cuk oturur. Başka insanlara sıçrayan aklım, ağrım, kaygım… Bitmek bilmeyen bir yoksulluk içerisinde güçsüz kanatlarımı kırıyordum çırpına çırpına. Bazı şeyler sırf sana has sanıyordun, öyle değil.

    Migrene inat ağlamıştım tüm gece içime. Sözümden yeni dönmüştüm, beni kucaklarsın sanıyordum. İçimden fare ölüsü çıkmış gibi kaçıyorsun. Yapma bunu. Ellerinin telaşından anlıyorum gideceğini. Bir takımın sağlam kalmış tek kadehi gibi, senin değerini geç anlıyorum. Avucuma sığdırabildiğim kalpsizliğimi de alıp. Gidiyorum. Gitmek de zor diğer her şey gibi. Nefes almak ve unutmak. Nefes almak ve unutmak. Nefes almak ve unutmak. Kendime her baktığımda neyi unuttuğumu tekrar tekrar hatırlayarak.