Birden gözlerinde demlenen yaşları hatırladım. Hıçkırık ardına hıçkırık ve kırmandan korktuğum kemiklerimi. Üzerine alınan herkesten nefret etmeme sebep olan senden kalma kelimelerimi de yuttum. İçimde sürünen yılanlar gibiydiler ve sonra da yalnızlığın orta yerine kustum. Parlak jelatinler ve çocukluğum. Beyaz balonlarla dolu sahnelerde bir yılbaşı telaşı içerisinde, üstten izlediğim ahenk ve çabuk büyümek. Kaybedilmiş onca gece varken ayın ışığının altında uzayan kaldırımlarda, adımlarım birden büyüdü ve çabuk vardım karamsarlığa.
Ben sana bir şey bırakacaktım, bakıp bakıp ağlayacağın. Bu duvarların rengi ve loş ışıklarla küstürecek seni. Baktığında beni hatırlayacağın ne çok şey olacaktı da, ben sana bir şey bırakacaktım, kaldı yarım. Sonra kışa başlarken atılan yalpak adımlar. Zamansız soğuyan tenlerinde ayrılıkların ve cezasız kalmış itirafların sıkıştırdığı onca kırık kalbi de ben sana bırakacaktım. Yavşak adamların sıralı dişlerine itinayla yapıştırılmış kelimeler, kahkahalar, utançsızlık ve düş artık yakamdan yakışlarım sigaraları. Beni yaz taklidine kendini iyice kaptırmış bir sonbahar sabahında yarım bıraktığın içindi demediklerim. Sen susuyor ve uyanıyordun. Hep aynı yorgunlukla muslukları açıp kapıyordum. Yıkadıkça daha da derine işleyen boşluğu ellerimin. Arada bir kaybolmak istiyordum. Silinen onca şey gibi ben de, ben de hafızalardan kurtulmak istiyordum.
Resimlerle bezeli duvara tutuna tutuna tırmandığımız çaresizliğimizi hatırla. Ben çocukluktan sen yaşlılıktan yorgundun. Elimizden bir şey gelmiyordu. Ellerimiz tutuşmaktan başka bir işe yaramıyordu. Kucağımızı dilenen kediler ve iğde kokusu. Mayıslar geçti ve sonra da kış. Sustuk. Kuzeyden gelen gemileri düşündük. Tozu soluduk ve unutmayı diledik. Ne istiyordu adam? Bir çekmece dolusu teşekkür belki. Biz ona ne verdik? Huzursuz bir yalnızlık. Yan masadan bize alevli kalpler gönderdiler. Uykuluyken daha da çirkin kadınların damıtılmış kin terlerini. Dilimiz karıncalanmaya başladı ve her kâbusumuzda tekrar tekrar öldük.
Bir büyüyü bozar gibi bozduk yeminlerimizi. Sonra sen taşa dönüştün, ben ıslak kaldım. Biraz başkalarının isimleri, biraz dut ağacı. Güller ve tüm soğanlı bitkilerle kutsanmış toprağından geçerken geride kalmışlığına alışmaya başladım. Sırasıyla karşılıklı sokakların arasından kalabalığa ulaştım. Biraz hızlı geçmiş geçmişleri düşündüm. Bazı adamların yalanlarını hatırladım. Kimse senin kadar gerçek bakamazdı, yadırgamadım. Ve bir gelinciğin güzelliğinin ardına gizlenmiş, kendime hiç benzemeyen çocukluğumla, o sadece sana dik gelen yokuşta, ardından ağlayışım ve kuma saklı dikenler. Gidenler dedim, baksana, hiçbirini göndermemişiz; gidememişler.