ZAMBAK

Ve her mevsim dönümünde, kuşlar dinlensin diye mi ayrılıyoruz? Yakıyoruz gözlerimizden söktüğümüz ne kadar şey varsa; kalbine kalbimden daha yakındım oysa. Bulanık göklere dilendiğimiz onca dileği de kanlar içinde bırakıp uzaklaşıyoruz. Elime yapışan yokluğundan kurtulmak ne mümkün? Durmadan ağlayan bir kadının tiz sesine alışır gibi kulaklarım, alışıyorum sıçrayışlara da.  Hangi bahçenin köşesinde oturup yazdığımı hatırlamadığım satırlarda seni arar oluyorum. Bir ışıkla hatırladığım anlardan kaçmaya çalışırken. Açılıp kapanan ağızlardan duvarlara tırmanan örümcek kelimelerden sakınıyorum kendimi. Umursamamaktan bahsediyorlar çoğu zaman. Hayallerden seke seke gerçekliğe erişmiş damarlı elleriyle sözlerimin altını çizen bencillikleri ile benden nasıl da iğreniyorlar. Kâbuslarına bulaştığım adamları en çok böyle gecelerde anıyorum. Kendileriyle bitirdikleri kavgalarının hemen ardından tenimle girdikleri savaşlardan galip ayrılırken ordularını martı leşi dolu kıyılarıma terk edip gidiyorlar. Yalnızlığın kime yakıştığını mı soruyordun? Sana uzun bir liste yapabilirdim. Ama önce beni dinlemen lazımdı. Arka fonda dolanan müzikten kulaklarını sıyırıp, kirpiklerinle gölgelenmiş gözlerini dikip gözlerime, biraz anlamamış; biraz kızgın… Günler böyle geçer işte burkulmuş şehirlerde. Yağmurla sildiğin kimsesizliğin, kendine gömüldüğün uykusuzluğun, ağzındaki fare kapanına yakalanmıştım bir keresinde. Dilimden söküp aldığın gitme, gitme, gitmeler… Yorgundum, zaman geçse alışacaktım. Ani bir frenle içimden devrilen yırtılışlar. Bana her dokunuşunda cama çarpıyordum. Sürekli itip çeken, itip çeken bir şey işte. İsim bulamadığım uzun yolculukları hissizleşmelerimin. Tozlu perdelerin ardında beliren güneşten de iğrenmeye başlamıştım. Gittikçe çözülüyordum. Anlıyordun, merhamet eksikliğiyle kuvvetlenmiş kalbin bile anlıyordu. Bir anonsla uyandığım nerede olduğumu kestiremeyişim. İnfilak, tolerans, izole… Bunlar en sevdiğim kelimelerdi işte. İnfilak, tolerans, izole… Biteceğini bile bile… Sanki çok bilinmez yerlere çıkartacağını umduğumuz bir karanlık tünele gözlerimizi de yumup girmemiz gibiydi. Azalan hava, artan hız, ayarsız hisler ve hâkimiyet arzusu. Kimin elini tuttuysak tırnaklarımızın izi kaldı hep. Herkes birbirine bizim izimizle dokundu ve çoğaldık böylece. Birbirini kemiren arsız sevgiler yarattık. Sonra ben düştüm. Bu da beceri ister aslında, küçümseme. Sonra sen düşündün, neden unutmuyoruz? Ve her mevsim dönümünde, kuşlar doysun diye mi parçalanıyoruz?