SESSİZ PRENS

    Yoldan geçen silik ışıklara dalıp, onca sincap nereye kaybolmuştur çocukluğumuzdan, düşünüyorduk. Sağlı sollu yağmur akıyordu şakaklarımızdan. Katillerimizle mutluyduk. Tüm o ölü kadınları nefeslerinden tanıdık ve alıştık. Yanlış bu saatler, yine de geç kalmadık.

    Ben ne dilemiştim köşelerde, şimdi kendime bile yabancıyım. Yağmurla bağışlanmış kadar hafifim ama seni unutmak da ne büyük yük. Sonra ne olurdu bilemezdik diye gidebildik, şimdi biliyorum. Her şeyi biraz geç fark edebildim, belki böyle istemişsindir. Ne dilemiştim köşelerde, farkında olmayı.

    Sonra uykumu bölen her şey birer birer gitti. Derin bir sessizliğin içerisinde kendi hışırtımdan rahatsızlık duyarak yaşamaya başladım. Sessiz prens, kar yağacak, seni ve başkalarını hatırlayacağım.

    Şimdi ne güzel, bak dürüstüz. Şimdi lafın hiçbir yerinden çekiştirmeyerek bitirebiliyoruz cümlelerimizi. Ben fırıncının pantolonunu hatırlıyorum bazen, durduk yere. Köşeyi döndüğümde karşıma çıkan duvarı ve hep denizi göreceğimizi sanışımızı. Şimdi dürüstüz, inanılmaz bir yalan gibiyiz.

    Gözlerimizin içine bakar gibi büyük, hayretle, sen kayıp çocukları izledin, ben kayboldum. Ellerin kaygan zemindi bazı mayıs taklidi aralık geceleri. İzmaritler arasında yalan söylemeye alıştırıyordun beni. Bunlar sanki ilk adımlarımdı. Sürekli düşüyordum. Sonra kaldırıp beni, yere beni, bir daha beni, bir daha sevme lütfen beni.

    Karanlıkta çakmağımı arar gibi el yordamıyla, seni arardım, inkâr etmeyeceğim. Kimsenin gözyaşlarının ahı değildir elbette bu yaşanılanlar. Ben bazı eski binaların önünden savruk geçtim, başımı cama vurarak her kasiste. Sen uyuyor ve üşüyordun, sanırım bu yüzden yoktun.

    Balçığa bulanmış ayakkabı tabanlarıma çam yaprakları yapışmıştı. Aya ayak basar gibi, öyle senden uzağa fırlatılmış… Öyle senden, yani gezegenimden söküldüm. Öyle yalpak adımlar, bir trenin altında kalayım isterdim. Melankoli bana yakışıyor mu? Bunu da bilmek istemedim.

    Sürdürebilirim, yalnızım. Düşler şeffaf küre, gecelerimiz sissiz. Biliyorduk, nedensiz de gidilebilinirdi. Aniden bir kış ortasında geri dönülebilirdi. Ellerim kollarım hep yorgundu. İttiğinde devrilmeye bile gücüm kalmıyordu. Bana miras kalmış bir kavanoz ışıltı ile kendimi de nereye gizleyeceğimi bilemeyişimin naftalin kokusu. Ve ilk önce tavanını yıktılar anılarımın. Sağ salim kurtulamadım.

    Omzuna yaslanmış, senden kurtulmayı düşlerken uyandım. Turunç ağaçlarının genzime yapışan kokusunu da, yarım yamalak kapatılmış zarflar dolusu anısızlıkları da kolay kolay atamadım. Neden böyle değilsin sitemleri ile geçirilmiş bir ömür de denebilirdi buna. Neden böyle değilsin? Neden hiç istemediğim gibisin? Ellerin avucumda ama ölü.

    Cümlemi bitirmeme fırsat vermeden sokaklar girdi aramıza. Birden yükselmeye başlayan yüzyıllar yaşında duvarlarla kapatılmış; sadece kendime duyurabildiğim sesimle yinelendim. Ben kötü biri miyim, beni hor kullanma. Damarlarımın nal sesleri beynime doğru atağa geçtiğinde, kanımla boyadığım kalemi terk etmek neden umurumda olsun ki? Bu neden aklıma gelsin? Aklımda başka bir düşünceye yer bırakmış mıydın?

    Aklım hatırlamaya, göğsüm serseri kedilere, kirpiklerim manzarasızlığa açılmaya mahkûmdu. Kabul etmiştim bunu, tereddütsüz. Yalnızdım, sürdürebilirdim. Frensizdi her şey. Kül tablasında beş izmarit, parmağımda tüm günün kokusu, dişlerimde bir sıkıntı vardı bir de. Kendimi boğuyordum.

    Dağılıyordu kartpostalları şehirlerin. Benim sana verebileceğim bir nasılsın bile kalmadı. Sessiz prens, uykularımda mırıldandığım neydi, kimin nefesi ne hissettirirdi, üşümek, sevinmek, tebessüm etmek neden gerekliydi bunları bile hatırlamıyorum.