KARALAMA DEFTERLERİNİN YIRTIK SAYFALARINDA KALMIŞ TELEFON NUMARALARIYDILAR BİRBİRLERİNİN

    Kimse affetmedi, ortada kayda değer bir kusur bulunamadı. Çirkinlikleriyle övünen kısık gözlülerin arasından dumanla arındırılmış vadilere ulaştık. Bu olsa olsa bir rüya, Kuklalarımın bile gülüşü samimiyetsiz. Nasıl nefret ediyorsam kendimden, senden de öyle ettim.

    Bir başka içkinin bardağına dökülmüş gibiydik. Aşk da oksitlendi. Tıka basa doldurduğun nefretin boğdu seni. Ama yenilenmeyi bildin. Yenilmeyi öğrendin. Büyüdün ve çürüdün. Sigara çoğaldı ve sesi kısıldı sitemin. İsli gözlerinle baktın bana. İçinden küfür geçen kollarınla kucakladın. Gitmeyeceğim dedin, lanet gibiydin.

    Üzerinden sıçrayıp tüm bunların, gitmek lazımdır belki en uzağa. Çünkü kulaklarımızı da bozdular sonunda. Birbirimizi anlayamayacak kadar bozulduk. Tüm şehirler şahit, seni seviyordum. Koparken dalımdan, pek de farkında olmadan, soluyordum. Ama biliyorlardı, yüzüm üşürken sevemezdim seni, anlıyor ve ayırıyorlardı. Etlerimden başlayıp, kurutana kadar tüm hislerimi.

    Neye dönüştü gün dönümleri bir bak. Uğuldayan damarlarını tıkayacak bir gün keşkelerin. Ama toprak sert artık.  Çocuklar kimsesiz ve hayatlar sefil. Bencillikler atlasında bazı solgun bayraklar. Her şey dümdüz, kıpırtısız. Kirpiklerine bile bulaşan bir durgunluk düşün. Birbirimize ölü bakıyoruz, aşkı diriltecek bir akım yok artık.

    Benim düşlere de kinim var. Kendinden beneklidir onun elleri. Kim artık huzur diler? Belki yalnız ıslak kediler. Ve bir düş görürsün, yüzün şişer. Ve sonra şişeler, şişeler, şişeler. Ellerimizi de bozdular. Tutunamıyoruz. Dikiş de tutturamıyoruz anlayacağın. Öyle sökük kelimeleriyle şatafatlı dönemlerimizin, ayakta kaldık bak; yıkılmadık der gibi sürünüyoruz.

    Son satırını okumuş sadece. Bu yüzden hep yanlış bilecek. Saniye sayılan hesaplaşmalar ve hesaplanmış cümlelerle edilen vedalar. Kim daha çok ağlarsa en çok o arınacak. Kuşları da bozmuşlar. Birbirimize seslenemiyoruz şimdi. Soğuk ve az pişmiş akşamlara gömülüyoruz. Kafiyeli çıkarcılıklarla övünüyoruz.

    Ateşin içinde kalıyor son hasarın.  Bilsek kaçar mıydık? Bilsek şaşar mıydık tüm bu olacaklara? Yağıyor mu diye baktım. Hepsi bir yanılsama. Yoksa çoktan toza dönüştü yeminlerin. Ara sokaklar ara sokaklarla kesişiyordu. Biz ancak bileklerimizi keserdik yan yana anıldığında adımız. Tarihimizi de terk ettik.

    Pirinç üflemeliler kovalamaya başladığında gerçekliğimizi, sustuk. Hislerin tekrarı da sustu. Bir saygı duruşu gibi, bitsin diye beklerken uyuştuğumuz, unuttuk. Kimin sesine yöneldiğimizi, ellerimizi nerede kaybettiğimizi, titreyen, inleyen, lütfen diye yalvaran belki, kim kimdik koynunda gecelerin, unuttuk.

    Merdivenlerden yuvarlandık, içimizin boşluğu yankılandı. Büyüdükçe yırtıcı olacağımızı unutarak emzirdik birbirimizi. Unutulmamayı diledik elbette. İçten içe bizi kemiren kurtlarımızı bu aşkla besledik. Tükenirken ya da tüketirken geniş zamanları, birbirimizden kurtulduk kendimize daha yabancı ölebilmek için.

    Demek isterdim ki yas tuttum. Saçlarımı taramadım ve hiç sevilmedim. Gülümsemedim, öfkelenmedim, irkilmedim. Başka seslere yönelmedim. Kimsenin gözlerini bir başkasına benzetmedim. Yaşıyor gibi yapmadım ama ölür gibi de değildim. Öyle durgun, öyle kendine bile uzak. Bir harfi bile çağrıştırmayan suratlara bomboş bakıp, demek isterdim ki hüzün bile giyinmedim.