Su topluyorum. Bedenim başkalarının ruhlarına vazo. Kendi doğrumu doğuruyorum karlı gecelerde. Çöp poşetlerinde donar onların da keşkeleri. Burnum kaşınıyor, ağlayacak mıyım? Bu dönen başlı başına benim başım. Yaslandığım kendi pişmanlıklarım. Düşecek miyim? Düzelecek miyim?
Omuzuma çarparak bulaştırdığın bir şeyler vardı. Hiçbirimiz buna bir isim bulamadık. Seslenmeyi ve hislenmeyi unutalı çok zaman oldu. Bilmeliler ki tüm o içi geçmiş bahçeler geride kaldı. Haşlanmış pirinç gibi kıvrılırken kâbuslarım bembeyaz; beni de bunlar delirtiyor işte. Bu tadını hep ekşi hatırladığım yalnızlık ve ayaz.
Teneke kesiği gibi acıtıyor bırakışın. İçime sinmeyen kelimelerle sahnelendi tüm vedalaşmalar. Birileri hep sürüklenecek birilerinin ardından. Kimse özlediği evi yeniden göremeyecek. Ama ben sahiplerinden de çok sahiplenmiştim o evleri. İlk ben terk ettim ve asla geri dönemedim. Pusulamızı da yitirmişiz. Hayal kurma özgürlüğümüzü de yitirdiğimiz gibi.
Ben seni ıssız bir hissizliğin ortasında kaybettim. Senin de adın yok, bir ilanda geçirebileceğim. Bulanların benimle iletişime geçebileceği bir koordinatım yok. Her neredeysen biraz gel, çocukluğumun penceresinden bir bak. Ortancalar aldanmış.
Konservelerde büyümeye çalışan çileklerimi hatırla. Deli kedilerimi ve toplu iğnelerimi. Anımsayamadığım apartman numaralarını ve sokak adlarını. Orada bir kadın var; ona dokun. Al ondan bilmeden bulaştırdığım eziyetimin izlerini.
Ama suskun ağlar kadın. Ve kimseye söylemez düşlerini gömdüğü yeri. O benim de su birikintilerimin katilidir belki. Belki ben onu, ellerim oluşmaya yeni başlamışken, tutamamış; düşürmüştüm. Çürütmüştüm kendimi de böyle küskün bir günde.
İnsan öleceğini hissedermiş. Sağ gözüm hissediyordu. Öterdi martılar, oysa denizsiziz. Bir yanlışlığın ortasında kalmışız; kimsesiziz. Senin ölülerin var, benim kendi ölümüm. Tüm zarafeti geride bıraktık. Camın üzerinde yürüyen bir kedi gibi olamadık.
Kanat gibi kıvrılan merdivenlerden özümüze tırmandık. Birbirimizi kaybetmemiz bu ana denk geldi. Ne büyük bir kurtuluş, ne kutsal bir bağımsızlık. Zaferimizi kutlayacak bir şarkı bile bulamadık. Herkes kendinden düşüp öldü ve rahatladık.
Gece sonunda sarhoş olup kendimizi aşağıladık. Hep gitmelerini sevdim onların ama sen gitme. Biliyorsun bir zamandan sonra zor oluyor. Amaçsız ve acımasız oluyor. Anlatılamayan bir his bu, kelimeleri ağlatıyoruz. Ama onları da düşün bir. Kimseyle bir olamadılar. Ama onlar da acı çekti. Sadece kısaca anlattılar.
Gıcırdayan kapıları açıp kapadık. Küfrettik hep en derinimizden. Ağzımızı doldurmuyordu çünkü aşk. Çünkü yarım kalmış olmanın asaletini anlatarak kavurdular bizi. Acının olgunlaştırdığından ve kırıklıkların gerekliliğinden bahsettiler. Biz büyüyünce geçeceğine inanıyorduk. Kendimize bu yüzden acılar yaratıyorduk.
Sana ne yapamayacağını söylemem gerekiyordu. Beni üzmemelisin diyemedim. Beni asla sevemeyeceksin dedim. Bana inançsızlık, hüzün ve yoksunluk yakışıyordu çünkü. Yani ellerimde ellerin ya da koynumda yüzün; düşünülmemeliydi.
Yani, yakışır kalbime o çivi. Yani, pas akarken gözlerimden geceleri. Yani, belki asla bilmemelisin ne kadar sevdiğimi seni.