Gözlerimi kapadım ve açtım. Bir şey değişmedi. Kimse de bir mucize vadetmemişti. Zaten seslenen biri de yok. Birbirine benzeterek tanımladıklarım da yok. Acımasızlığıyla övünmeyi bilen insanlara temas ettim. İstediğim hayat bu değildi. Düşlemeyi zaten hiç beceremedim. Fesleğen tohumlarını biriktirdim. Şişe kapaklarını, kısacık kurdeleleri. Başkaları konuştu, ben dinledim. Zamanı tekrar tekrar geçiştirdim. Nasıl da kurtlandım içimden, pek de hissetmedim. Kendime yer açamadım anılar içinde. Aşkı abartmadım. Uzun uzun yalnızlıktan bahsetmişler hep. Oysa ben de kül tablamda başka bir izmarite rastlamadım. İncelikten yoksun yağan yağmurlar, henüz yere çakılmamış kozalaklar, mezarına bakarken iç çektiğim ölü kediler, hangi yıldaydı hatırlayamadığım bir takım acı olaylar işte. Hepsi birbirine karıştı yine. Yine aniden bir gecede. Rüyamda kaktüsleri sevdim, hiç canım acımadı. Birileri bir sandalyeyi oradan oraya çekiştiriyordu, kulaklarımı inkar ettim. Sonra ellerimin içine alıp yüzümü, kırıştım, kırıştım, kırıştım. Bir kağıdın kağıtlığını yitirmesi kadar kırıştım. Harflerim silikleşti, rengim bulandı. Neyde ısrarcıydım, hatırlayamadım yine. Yine anımsadım, benim elime dokundular ama elimi tutmadılar. Yitirilmiş bir şeymiş gibi bahsettiğim her şeyde de, o şeyler bir şeylerdi işte, fazla abartılmıştılar. Koltukların altına gizlenen yabani kediler gibi, gizleyemedim birilerinin koltuk altına kendimi. Öyle kendi başına, öyle yaralanmaya açık, öyle gururla saflık arasında dikili kaldım.