BİR FOTOĞRAFTA GELİNCİK UZATIYORDUN BANA, HATIRLADIN MI?

Rüzgar başladığında işitmiştim. Beni çağırmıyordu da susturuyordu sanki. Kadın çocuğunu almış kucağına, uyutuyordu. Bir isimleri olsun istedim, hiçbir şey yakıştıramadım. Bir ölüyü diriltir gibi uyutuyordu çocuğunu. Benim bile düşlerim sallantıya uğruyordu. Sokağı boydan boya yaran tırnak sesleriyle köpeklerin, onlar da gidiyordu; ben de gidiyordum.

Ruhum sana gizlice uzanıyor da bacaklarım çıplak değil. Ellerinin gezindiği her şeyi camdan fırlatan bu eller, saçlarına dokunmuş olabilir mi? Olabilir. Beni sürekli bölen bir kalp, çoğunlukla ağrıyor ağlayamadığından. Ah bebeğim, kalbim söz konusu olduğunda hep deplasmandayım diyorum içimden. Konuşursam bir yerlere bakacaksın. Bakarsan aşk olur diyorum.

Biraz sıraya dizilmişim gibiydi. Hareketsizliğin karıncaları başlamıştı işgale. Hakaret eder gibi gözlerim gözlerine, gözlerimi dikip gözlerine, sana kışı ne kadar da çok sevdiğimi anlatmak istiyordum. Beni anladığında kırılacaktı serçe tüneği dallarım. Ah, ben bunu kendime de onlara da yapamazdım. Sensiz ne kadar diktim baksana. Sensiz kendimden daha heybetiydim.

Hiçbir şey parçalanmıyor eskisi gibi. Ben onu nasıl bulduysam, çaresiz, öyle öldü yine. Ben onun anısına yokuş tırmanıyordum. Başka bir tane arıyordum da eğilsem dünyalar devrilecekti. Yalpalıyordum, herkes üzerine alınıyordu. Yağmur başladı, tenekeler paslanır şimdi. Benim güzel ve paslı ortancalarıma tavus kuşlarının sesi siner.

Çocukluğumun saçlarını seven eller; kopartın yanaklarımı. Ağlar gibi bakayım da herkes neyi hatırladığımı düşünsün. Penceredeki pervaneye uzanan o ağır sigara dumanını izleyelim. İspirtonun rengini ve eriyen mumların kokusunu paylaşalım. Harbiye’den geçerken uzasın, uzasın yol. Manolyalardan ve eski reklam panolarından konuşalım.

Kimse bana seslendiğinde kendimi bulmamıştım daha önce. Sanki yeniden adımı hatırlar gibi, yüzümde fark etmenin tomurcukları patlayıveriyor. İçimde bir ordu, sigaralarından bir nefes çekiyor. Bu hissi kaybetmemeliyim. Bu hissi kaybetmemeliyim. Nefesimi tutmazsam uçup gidecek gibi. Kendine has bir rengi var gibi. Gözle görecek gibiyim, kaybetmemeliyim.

Her şey, her şey bir an önce geçsin mi yoksa tam burada göz kırpmadan dursam hapsedebilir miyim? Kokusuzluğu bile gözümü karartıyor. Durmadan eski pirinç bir lambayı parlatmaya çalışan anılarım, hep bir girintili çıkıntılı, hep bir ulaşılmaz derinliklerde biriken o kahkahaları insanların. Birbirine değen diz kapaklarında sakladığı sırrını söküp alasım geliyor. Durmadan ama durmadan kendime acımasızlaşıyorum. Pencereler tamam ama duvarları hatırlayamıyorum.

Kırılsın göğüs kafesimin kapıları. Bu çürük, bu küflü, bu ıslak hissizliğim yıkılsın. Yastığımı bile kana bulayan gecelerim patlasın. Camları kırılsın bakışlarınızın. Tutuşturduğum çerçevelerinizden söküp alayım ellerinizi. Diyeyim ki bilmiyorum ne ummuştunuz. Ne ummuştunuz, elinizin hangi çizgisine gizlediniz kadersizliğinizi? Nereye gömdünüz beni kazıdığınız bıçağınızı? Yüzümü hangi parmağınızı daldırıp bulanıklaştırdınız?

Başlayamadım. Bir uğultu gibi kaldım. Yöneldiğiniz an kayboldum. Bir belirsizliğin korkusu gibi sindim bakışlarınızın altına. Beni tarif edemediniz. Beni sevemediniz, benden korkamadınız, benden kaçamadınız, beni susamadınız. Beni hecelediniz zaman zaman, kesik kesik, kırık dökük. Beni başkalarına bulaştırdınız. Açıkçası kimsenin derisine de yakışamadım.

Kitlenmiş bir çene kemiği gibi sızlıyordum orada. Kalbimin küçücük şalterini indirirken sen, dönüp bakmamayı, konuşmamayı bir erdem saymayı umuyordum içimden. Tüm bunar için gücüm vardı tüm ölülerimi gömdüğüm arka bahçenin sığ topraklarından gelen. Kokusuz ıhlamurlar, çiçeksiz narlar, nereden geldiğini bilmediğin o notalar, ağlamalar, sızlamalar… Ağzımda büyüyordu her sözün. Bir zaman geçecekti, gök taşı yağmurları doğuracaktım sana. Diyecektim ki beni hatırla. Beni hatırla. Beni hatırla kemirilmiş tırnaklarında ve kaburgalarında.