GİTME DİYE YALVARIRKEN UYUŞURDU DİZLERİ GECELERİN

Beni boğ. Beni yak. Benim küllerimden bir zamansızlık doğur, beni kendinden en uzağa hapset. Manzaranın gölgesinde çürüt beni. Varlığımı bir lanete dönüştür. Üşüdüğün koynumu unut. Adımı yanlış sayıkladığını da. Cümlelerimizin bitişlerine bahaneler uydur. Oysa vardık, tükendik. Tüm hikâye bu kadardı. Yanan ellerimiz kadardık.

Zamanımız tükendikçe daha da zorlanmaya başladım. Bunları sana kâbuslarımda da söylüyordum. Her şeyin ne kadar karıştığını, ne kadar kendimden uzaklaştığımı, ne kadar sana yaklaştığımı. Kendini durmadan parçalayan birine bakıyorsun. Bataklıklarımın rengini soruyorsun. İçimi dolduran ne kadar söylenmemiş öfke varsa daha da derine itiyorsun. Zaten bana hiç yardımcı olmamışsındır. Bana bir kanser verip başkalarının kanserine kucak açışın var bir de. Ellerimden bile çıkmayan kelimeler var artık. Mutsuzluğum, kimse düşmüyor artık.

Bensiz geçirdiğin hayatı bir düşün. O kadın orada çiçekleri sular, kedileri besler. Pencereden boş bakar. Sokak hep aynı sokak. Artık silinmeye başlayan diğer sokaklardan ne farkı var ona bile emin değilim.

En gamsızın attığı ilk taşta devrileceğiz, bunu da unutma. Beni de unutma. Kalbime geçirdiğin tırnaklar. Aşağıladığın o sade aşk şarkıları gibi. Ben hep bir trendeyim, hep neresi olduğunu unuttuğum evime dönmeye çalışıyorum. Bana saati söylemekten aciz sesin, çoktan başkalarını kucaklamış kolların, karnın, dizlerin ve bana bozuk gelişin.

Şimdi kim kahraman? Sana ne zaman bittiğini sormak için çıldırdım. Göğsümden fışkıran naftalinler, kâğıt kesikleri, perdeler ve toz. Beni boğdun tüm gerçekliğinle. Koltuklardaki lekelere de sor, onlar da anlatsın. Halının altına kaçan zerrelerim anlatsın. Kalbimden beynime sıçrayan o sıkışmayı da unutma. Her şey sarhoşların akasyaların altında gezindiği gecelerde başladı. Seninle tüm geceler sessiz oturup başka şeyleri düşüneceğimizi sanıyordum. Kaderden bahseden de kimdi ki hem? Sana yapışan korkumu; bana yapışan öfkeni diyorum. Diyorum ki, tüm hayatıma yayıldın da en güzel anılarımda yoksun. En büyük yaram da sensin üstelik. Beni kendi kalbine bile uzak kalarak sevişin…

Ama hepsi kokun yüzündendi. Omuzlarından yayılan pudra yüzündendi. Başkalarına daha çok inandın. Benim yanlış bir yerde olduğumu biliyordun. Beni göndermiyordun da. Bana sarılmıyordun da. Her şey senin kurduğun o odanın içinde başlayıp bitiyordu. Sürekli aynı kâbusu yaşatıyordun da bir sözünle her şeyin acısı geçiyordu. Açık açık söylenmeyecek şeyler vardı benim için bile. Birbirimizi bir hiç yüzünden affedemedik. Çocuklukla zehirlenmişti her şey.  Kartopu karanfiller de şahitti. Bu senin sevme biçimin. Ama aşk dediğimin bir zaaf olduğunu da hatırladım.

Birbirini yaratmış ve birbirine düşman olmuş iki tanrıydık. Ölümsüzlüğümü test ettikçe benden daha çok nefret ettin. Kırılgan noktalarını buldum, aralıksız acımasızlığımızı deneyip durduk

Durmadan yanından bir kedi geçsin. Parçalandığımız yerlerimizi hatırla. Kimse bize zarar vermemişti, bunu da hatırla. Şimdi kendi yüzümü bile unuttum. Camın arkasında gördüğüm sırtını ve tüm izlerini. Beni sokaklarda ağlattın. Benim koynumda ağladın.

Hangi kar? Sen tekrarlardın, neden yağar, ben susardım. Bir anda tüm o savaş uçakları, bir anda tüm o tanımadığım şehir üstüme gelirdi. Hangi kar? Birileri beni sırtında taşır da sen hiç yoksun. Birileri benim ellerimi tutar da sen hiç yoksun. Ben başka insanlara içimi ters yüz ettim de sen yoksun. Herkes aşkı kendince tekrarladı. Fairuz çaldı, içimden ağladım. Herkes sevdiğini yitirdi. Herkes zaman zaman geri döner. Sen de dönmüştün. Ama yoksun. Canım, kâbuslarımın anlamı, camımın buğusu, tüm yaram sensin. Neredesin ki şimdi? Niye yoksun?

Tüm bu kitaplar bizim olsun. Benden çaldığın anlar da helal olsun. Bir terasa bakıp iç çekişinde ben vardım ya hani. Yanındaydım, dokunamayacağın kadar parçalanamıştık. Ah nasıl da tozundum. Nasıl da yakmıştın beni, küldüm. Külündüm. İç çekip üflediler. Başkalarının acılarına boğulduk. Ben hep melankoliğim de sana ne oluyordu? Birden bire sana yakışmayan bir merhametle, beni seviyordun da neden gidiyordun?

Her uykumun huzursuzluğunun sebebi sensin. Sokağa çıktığımda yönümü tayin edemeyişim senin yüzünden. Gözlerin parlayarak kapıdan girdiğin her anı, öfkeden çıldırışlarımızı, soğuk sokakları, viran şehirlerin ışıklarını, nefret ettiğimiz insanları bile seninleydik diye tekrar tekar sevdim. Eskiden burası çilek bahçesiydi dedim. Sürekli ellerinden kayıyordum. Bir adam şiir okuyordu da gözlerimizdeki yaşta yeşeriyorduk. Koynuma saldığın kedilerin sıcaklığında, kapıda kaldığım akşamların ayazında, seni seviyordum. Seni seviyordum.

Aşkın nasıl da eziyete dönüştüğünün kanıtıyım işte. Onlar çaldı, ben ağladım. Ne düşenlerin anısı ne sokağın ortasında oluşum. Aklımdan sürekli sen geçiyordun. Bana kurtuluşu vadediyorlardı. Meleklerle çevrelenmiş onca mucizenin arasında adım hep bir mürekkep lekesi gibi geliyordu bana. Beni terk ediyorlardı. Beni terk ediyorlardı. Bilsen, için yanardı.

Bilsen gururundan acımasızlaşırdın bana. Senin sevgin böyleydi. Ben bunu bilmiştim ve kabul etmiştim. Sonra hepsi bir şaka gibi gelmeye başladı. Elleri plastikti, gözleri strafordu. Yuvarlanıyordu her şey. Dengesi yitik aşklar diye bir başlık buldum bize. Tutunmak isterken kırdığımız şeyler gibi. Islak merdivenlerin kokusu, kabuğu kırık kaplumbağalara ağlayışım vardı bir de. Tren çektikçe ikiye bölündük. Başka acıların insanıydık. Ben bir yaran olsun da onu sahipleneyim istedim. Ama başladı çalmaya bir akşamüstü Toccata and Fugue in D minör. Göğsüme döküldü yaşlarım. Canım, burada senden kurtulmayı nasıl da dilemiştim içten. Bu sokaklarda hepimizin başkalarıyla anıları var. Birbirimize bahsettiğimiz, belki bir gün diye devam ettiğimiz. Evet, belki bir gün, belki ölüme yakın bir anda. Ben sana gel diyeceğim, sen duymazdan geleceksin. Şu ağaç ne kadar güzel diyeceğim de, duymayacaksın. Bir çocuğun eline makası tutuşturmuşuz gibi, senin ellerin gözlerinde, benim kalbim ağızımda. Öleceğiz.