ŞEHİR ÇÖPLÜKLERİNDE YANKILANAN BEKÇİ DÜDÜĞÜDÜR BİZİM ŞARKIMIZ

  Çeneme oturan kaşıntı yerini hiç yadırgamadı. Yüzümde açılan yaralardan her an gizli bir mesaj taşabilir. Kıvrımsız paniklerin camları titreten adımları inan bana senin bile uykunu bölebilir. Sen gün batımına şaşırıyorsun. Şaşırma, dağların denize döküldüğü iklimlerden her an bir unicorn çıkabilir. Ben bölünebilirim; çürüyebilir ve dönülebilir. Huzurun büyüsü kendisinde gizlidir çünkü o, her an terk edilebilir.

Sana bir sır veriyorum, kus kusabildiğin kadar kayalara: Bırak, başkaları düşünsün.

  Arandığında bulunamayan garanti belgelerinin arasındadır kendime yeminlerimi sıraladığım yırtık kâğıt parçaları. Bir anlık şaşkınlıkla imzaladığımız saçma sapan ölüm ilanlarımız ne kadar da sıkışık. Güya iyi insanmışız, güya ölümsüzmüşüz. Ne büyük saçmalık. Sağa sola fırlattığım şişe mantarları arka bahçe kedilerinin boş zaman eğlencesi. Bir de aşkların bence kısımları var tabi. Bence o palyaço olamayacak kadar renksiz bir düştü. Sanırım bu yüzden tüm mendiller avuçlarımda büzüştü.

Sana bir sır veriyorum, yay yayabildiğin kadar ovalara: Ayrılıklarda kin eşit bölüşülsün.

  Yanık kokusunun insanı dinginleştiren bir yanı var. Evi ateşe veriyorum, yansın zemine sinmiş hayali adamlar. Birkaç şiir vardı ama şimdi hatırlayamıyorum, yanlış adama yazılmış vedalar bütünüdür tüm onlar. Sokağa desteksiz çıkmıyorum, kokumu alır haziranlarda pişmanlıklar. Şiiiiişşşş konuşma; bak ben de konuşmuyor ve düşünmüyorum,  geride kalıyor tüm yaşanılan yalanlar.

Sana bir sır veriyorum, saç saçabildiğin kadar kıyılara: En çok da sözler üşüsün.

YAZ GELİR VE KARIN BEDDUASI TUTAR, AYRILIK DA BİR BAŞARI HİKÂYESİDİR

  Günü geldiğinde günü geçmiş zekâna yenilirsin. Tutunduğun anda yeniden kopmak için çabalamaya başlamışsındır ve beslediğin sevgi seni çarpan elektriktir, kendini yapıştığın yerden kurtaramazsın.  Şu elektrik alamadım diyen teyzeler gibi hani, elektriği aldın ve artık kurtuluşun bir başkasının elinde. Biri gelecek, bir ahşap sopayla iteleyecek seni ve sen gözlerinin ışımayan kısımlarıyla bakacaksın kurtarıcına. Bu geçici bir sevgi, ona sakın kanma.

  İpek çorap giymenin yaşadığın yaşa göre ayıp karşılanabileceği yıllarda kaldı sevgi.  Kare kare bölünmüş bir anın hangi köşesinden başlasa kendi gözlerine gömülüyor bazen insan. Bir de bakıyorsun çok zaman geçmiş oluyor. Hiç bitmeyeceğini sandığın hislerin yerinde yeller çığlık çığlık eserken, nerede yittiğini düşünüyorsun evin en rahat koltuğuna oturup. Bir an vardır elbette, hissetmişsindir. Bir bakışa gizlenmiş beklileri görmüşsündür. Birileri gölgedir, onun kelimelerinde gezinir. Hepsini fark edip aklının kutucuklarına yerleştirmişsindir. Hangi kutuda hangi korkulanın gizlendiğini unutana dek, sevilmeyi denemişsindir.

  Oysa senin sevilmeye ihtiyacın mı var? Daha iyi biri olsaydım, keşke şunu yapsaydım ya da yapmasaydım demeye? Bir merhametten doğacak sevgiye işte, en büyük eziyete, ihtiyacın mı var? Sevgiyle sevgiyi birbirine karıştırmış insanlardan bahsediyorum. Bunu büyük bir ahenk içerisinde yaparken kendileriyle gurur duyar onlar. İyi birer insan olduklarından ve sizi nasıl da çok sevdiklerinden bahsederler. Siz bu anın hiç bozulmayacağını umarak gülümsersiniz. Sevgiyle sevgiyi birbirine karıştırmış insanlardır onlar, altını çiziyorum bunun. Herkesi sevdiği gibi seviyordur sizi, iyi biri olduğunuz ya da zararsız olduğunuz için. Sevmemek ayıp olur diye belki. Belki siz ona seni seviyorum derken, o sizi soru soruyor sandığındandır. Sevgi bir şeyin cevabı değildir, olamayacaktır.

  Sevgiyle kurtarılacak bir duyguya mı inanıyorsun bir de? O halde bin mürekkep kokan gazetelerden imal edilmiş gemilerine, açıl geçmişinin denizlerine. Bak bakalım, neyi kurtarabildin vicdanından başka? Hem kurtarabilseydin sevgiyle bir şeyleri, tanışmış bile olmayabilirdin onunla.  Ama şimdi dur, aynı hikâyeyi yaşamaktan bahsetmiyorum, bunu düşünme. Aynı hikâyeleri yaşıyor oluşun senin tercihlerinin babasız bebeği. Belki kendinle övünebilirsin bile. Kendini kutsal bir şey gibi hissedebilirsin. Aynı bakan ve aynı hissi yaşatacağı muhtemel olan insanları seçtin çünkü kendine. Nasıl farklı bir son bekleyebilirsin ki kendini bile bile?

  Sana başka şeyler de söyleyebilirdim, inan. Bir gün her şeyin daha güzel olacağından bahsedebilirdim. Moralin yerine gelsin diye saatlerce fal bakabilir, başkalarının hikâyelerini sırf için rahat etsin diye ifşa edebilirdim. Belki saçlarını şekillendirir, eline bir fincan ya da bir kadeh sıkıştırır, karşında otuz iki dişimi göstererek gülebilirdim. Sen de gülerdin. Ben gülerken gülen herkes gibi. Ve sen de gülerdin, ben üzgünken önemsemeyenler gibi.  Güzelliklerden de bahsedebilirdim sana. Ama bu uyuman için alelacele uydurulmuş bir masal olurdu.

  İnsan, birinin orada bıraktığı gibi kalışıyla nasıl da gururlanabiliyor değil mi?  Ben mesela, onların pişmanlıklarından ve mutsuzluklarından gururlanıyorum. Başarılarından ve mutluluklarından bir de. Onları kendileri yapabilecek her şeyden, akıllarına düşebileceğim her andan gururlanıyorum. Ama unutuyor insan, ben de unutuyorum. Kafanda gereksiz yer kaplayan birini, tıpkı bir sineği basit bir el hareketiyle kovalar gibi kovalıyorsun ya bir an gözlerini kırparak; bunu sadece sen yapmıyorsun işte. Onlar da yapıyor. Canını yakar belki ama, o da yapıyor. Ben bile yapıyorum.

  Ben bile… Kendimi kaldırıp koyduğum yerde, yüksekte olmak dışında her şeyim. Tozluyum, uzağım, unutulmaktayım. Ben bile diyorum, ben bile diyorsun. Onun sana biçtiği değer yüzünden mesela. Sana kendini değerli hissettirdiğinden bir süre. Kendini bulduğunu düşündüğünden onun yanında ve hatta belki de koynunda. Ben onun tırnaklarının arasında birikmişim meğer, koltuk minderlerinin altına kaçmışım, dolabın altına yuvarlanmışım, işte tam da buradaymışım dediğinden mesela. Sonra terk edildiğinde başlıyor bir de ben bileler. Diyorsun ki iyiydik, iyiydim. Diyorsun ki şimdi hiç oldum, ben bile.

 Hiç unutmayacağını sandığın tarihlerin üzerinden günler geçmiştir, belki aylar, belki de yıllar geçecektir. Hiç unutmayacağını sandığın sesleri unutacaksındır. Evine sızan güneşin saat kaçta oturduğu koltuğa vurduğunu, ayaklarının nasıl olduğunu, saçlarını hangi tarafa taradığını mesela. Mesela vücudundaki benlerini onun, karıştıracaksın benlerinin yerlerini. Belki bu acıtacak, belki sana seni seviyorum derken dudaklarının nasıl kıvrımlandığını canlandıramayışın. Hafızanı zorlamak kendi çiğ ellerinle derini yarmaya benzer bir hal aldığında vazgeçeceksin. Onu, unuttuğun yerde bırakacaksın. Unuttuğun yerin neresi olduğunu bilmeyerek ve ileride onu bir daha asla bulamayacağını o an için düşünmeyerek.

  Nasıl da karşılıklı tüm bunlar. Sevgiler hariç her şey mesela; unutuşlar, savuruşlar, susuşlar, bakmayışlar. Yine zaman geçecek. Ondan bahsederken canının acıdığını değil, yoruluyor olduğunu fark edeceksin. Kendini ayıplayacaksın belki. Ya da oh canıma değsin diyeceksin. Bu senin kaçarken ne kadar hızlı koşmaya çalıştığına ve kaç kere düştüğüne, kaç arabaya tosladığına, kaç kere geri döndüğüne, kaç kere kovulduğuna, kaç kere umudu umduğuna bağlı. Bana sorarsan umuda bağlanmasın sabahların. Umut, insanın vücudundaki tüm suyu gözlerinden fışkırtın bir pompadan başka bir şey değil. Kendini ve sevgini öldüremiyorsan eğer umudunu öldür. Çünkü onu öldüremeyecek kadar geride kaldın.

  İnsanın yüzüne vurulmayacak şeyler de var elbette. Sana mesela, sen bunca zaman uyuyordun aslında; gördüğünü sandığın rüya bir kâbusa dönüşmüştü ancak uyanamayacak kadar da abanmıştın antidepresana diyebilirdim. Diz kapakların birbirlerini ezdi uyurken sen, bu yüzden yürüyemiyorsun diyebilirdim. Havasız kaldı yattığın oda, nefes alamayışın bu yüzden diyebilirdim. Vücudunun sol yanı gövdenin altında kalmış, kalbin bu yüzden ağrıyor; sıkışıyor diyebilirdim. Gözlerin uzun zamandır gün ışığına çıkmadı, yaşların bu yüzden diyebilirdim. Sevgi yüzünden sandığın her sızı, kendini uyuttuğun için aslında diyebilirdim. Demeyeceğim ama. Nasıl olsa kendi başına da anlayacaksın eninde sonunda.

  Gelmediklerinde -ki gelmezler onlar, geleceğim diyenlere inadına inanma- pencereye dayadığın alnını çek oradan. Pencereler kuşları seyretmek için, sen onlarda iz bırakıyorsun saçma sapan. Telefonun her çığlığında koşturmayı bırak, alt kattakilere çok fazla gidiyor ayak seslerin. Kapının her çalışında megafonun ucunda tanıdık bir ses mi bekliyorsun hala? Olabilir, belki su sayaçlarını okumaya gelmiş olan adam yıllardır megafondan konuştuğun biridir. Sanıyor musun ki sonsuza kadar sürecek şimdiki acın? Bir yenisi gelecek ve yeniden kanayacaksın saçmalıklarına bulaştırmayacağım ben de ellerimi, korkma. Ama biliyorsun sen de, kalmadı artık istediği adama vermedikleri için bekârlık yemini eden kadınlardan. Kalmadı, sevdiği kızı vermedikleri için deliren adamlardan.

  Bir gün bir taksiye bineceksin, belki bildiğin belki de bilmediğin bir adresi söyleyeceksin şoföre. Belki bildiğin, belki bildiğini sandığın, ama büyük ihtimalle yanıldığın biri açacak kapıyı. Bir temas anında kırılacak çatlak kalkanın. Tutunduğun anda yeniden kopmak için çabalamaya başlayacaksın ve beslediğin sevgi seni çarpan elektriğe dönüşecek, kendini yapıştığın yerden kurtaramayacak ve hatırlayacaksın. Bölük bölük, ama geri adım atmayı düşündürecek kadar. Geride düşebileceğin merdivenler var, ileride düşebileceğin bir uçurum. Seçim senin, nasıl olsa ölmeyeceksin.

BİR SÜRE SONRA BUNCA PLANI NEDEN YAPTIM DİYE ÜZÜLÜYOR OLMAK KALACAK ELİME SADECE

  Doğru söze bir şeyler diyemiyordum, içimdeki uygarlıklar buna izin vermiyor. Kiraz bahçelerinde gömülü bir madalyonun içerisinde gizlisin sen.  La Paix’nin uykusunu parmaklıklara tokat atan cetvel ve yeni budanmış çimenlerin kokusu böldüğünde adını sesleniyorum ben de. Saçlarımı tanımadığım eller okşuyor, çok susuyorum.

  Sırtımı dayadığım hiçbir duvar birbirini andırmıyor. Kimisi soğuktu, kimisi baştan sona pürüz, kimisi tene yapışan kireç. Birileri duvar dibine yatardı, birileri bir gün pişman olacak.Yetmiş üç satırdan oluşan kimsesizliğimi az şımartılmış mecmuaların arasına iliştiriyorum. Ne de olsa çöptüm, ne de olsa yokluğunu bile öptüm.

  Başkalarına üzülerek geçirilmiş bir gecenin sabahına ter içinde uyanarak ve tutuk ayak bileklerimi ovalayarak başlıyorum. Başlıyorum:

          Başka türlü de olabiliyormuş bak. Bak, dediğim gibi tam da.

          Onları düşünme, onlar başkalarını sevebilecek kadar kendilerinde değiller.

          En çok kendimle geçinemiyorum, en çok kendiliğindenliğinle sevişemiyorsun.

          Sarılmak en zoru belki de, dedi bana adam, katılıyorum.

          Hatırlıyorum, hatırlamıyor; katılıyorum, kaçışıyor.

          Sonuna –mız eklediğim her nesne bana ait artık.

          Yani anlayacağın o ki, kalmadı bir paylaştığımız.

          Dudak uçuklatan uçurumlara eğiliyorum, kimse öpmesin diye beni.

          Sen yanlış bir kararın bekçisisin.

          Sen yanmış bir ormanın bekçisisin.

          Sen yalnız bir hissin bekçisisin.

          Sen yankısız bir sesin bekçisisin.

          Sen yansızsın, o yüzden gidebiliyorum.

          Yalnız kalamayacak kadar yalnızsın aslında.

  İstediği an bana erişebilen ve tüm mikrobumun vücuduma yayılmasına izin veren bir şeysin sen. Senin neye benzediğini ve neye benzemediğini çözemiyorum hala. Bazı günler geliyor, bağırmak istiyorum dudaklarına. Nefes alıp vermekten başka işe yararsa ağızım, anlarsın belki beni.  Aniden başlayan yağmura lunaparklarda yakalanıyoruz hep. Dönüp duran, yükselip alçalan ne varsa bana benziyor. Ne varsa benziyor; elimi tuttuğunda içimden taşmaya çalışanlara.

  En diri tomurcuktur senin gözlerin uzaktan bakıldığında. Kabahatsizsin, bu yüzden katledemiyorum seni. Aniden kayalar dökülmeye başlıyor tepelerden. Ben en soğuk denizine dalıyorum mevsimin. Sen küstüm çiçeklerine dalıyorsun. Boynumdaki kolye son bakışına takılıyor, boğuluyorum. Gözlerinin karanlık çöllerine hapsettiğin son karemizi de kendinle birlikte götürüyorsun. Kediler kedilere sataşıyor orada, ölüler ölülere.

  Kokusuz ıhlamurlar ve renksiz ortancalar. Sütlü incirler ve tırtıllı dutlar. Tüm kapıları kapalı evlerden mavi çiçeklere sesleniyorum, solmaya devam ediyorlar ve seni düşünüyorum. Bir gün yeniden tanışacağız ve benimle ilgili yalanlar söyleyeceksin bana. Bir yenilgi anında sana “Bak, benim.”  diyebilirdim ama içimdeki uygarlıklar izin vermiyor buna.

KUMRAL BİR SAHİLİN KUSTUĞU YILDIZLARA DOKUNUP BİRBİRİNİN YANINA YAKIŞMAYAN BİÇİMSİZ KAYALAR OLDUK

  Olayların en başında dikilmiş yolu şekillendiriyordum. Aniden ölebilmen için yıldırımlar ve yola fırlayabilecek geyikler yaratıyordum. Tek bir ihanetinle hayat bulacaklar hepsi de. Mi minörle taçlandırılmış manzaralardan geçiştirilirken, insan yavrularının annelerinin eteklerinden çekiştirmesi gibi ben de seni dudaklarından çekiştiriyorum. İstediğim gereksiz bir oyuncak benim de.

  Sülünlerin sıkıştırıldığı kafeslerde mi didiklendi benim de kalbim? Senin kalbin tavşan sepetlerinin en yumuşak köşelerinde oysa.  Yüzünün çirkinliğini tüylerinin gizemiyle gizleyebilen tavus kuşları beliriyor aniden falımda. Bana geçmişimi hatırlatan ve geleceğin güzelliğinden bahseden tüm kadınları öldürmek istiyorum. Bir düşün, her zamankinden daha fazla sarılıyorum kedilerin umursamazlıklarına.

  Yedi yaşımda kırk kadar kediye tahammül etmeyi becererek öğrendim ben tüm bunları görmezden gelmeyi. Sevilmemeyi, dokunarak sevememeyi. Hükmedememeyi ve gidişleri izlemeyi.  Halk arasında sabır taşı olarak anılan adım eskidikçe ve eksildikçe sana ve senin içinde sıkıştırdıklarıma dönüştüm. Giderdim zamanında ben de oysa. Ama yüküm ağırdı, kalbim ağrıdı, gün ağardı.

  Saçlarında solmaya başlayan akasyaların ceplerimden dökülüyor kuruyuşları. Koyduğum yerde kalabilsin diye donduruyorum acıları. Az yer kaplayan ve çok toz tutan gözlerini öpüyorum. Uyanırsan sallayacağım kasıklarıma kurduğum beşiğini. İkimizin de bilmediği bir dilde savaş ağıtları yakacağım sonra. Seni neden sevdiğimi anlayacaksın, neden gittiğimi ve neden kırık parçaları biriktirdiğimi.

  Öpüşünde çekirdek tuzu var, gülüşünde inkâr kırıntıları. Yalan ifadelerine başvuruluyormuş mahkemelerinde şehrinin. Doğrunun sonsuza kadar gizli kalacağını fısıldıyorum ben de önüme gelene. Gözlerim görüyor aslında ama bakmak istemiyorum daha fazla tüm bunlara diyorum. Boynu kırık papatyaların ağrıyan sırtlarını ovuyorum, en azından martıların kahkahaları şen. Şehrin kuytu köşelerindeki minik ormanlardı mezarlıklar, her karganın sahiplendiği bir servi bile var. Kendime bol gölgeli bir mezar seçiyorum, birinin adını karalamam gerekecek.

  Üzerime eğilen balkonlara bakmamaya çalışarak ara sokaklara üşüşüyorum. Üşüyorum, bir gün her balkonun hımbıl bir kedisi olacak. Düşünüyorum, bir gün kaçabileceğin tüm denizler de donacak.  Onlar biliyordu, sen de biliyor musun? Gözlerime kalıcı kanlar oturduğunda ihtişamın son bulacak. İsim şehir oynamayı bırakacağım günü gelince. Haritalardan topraklar kopacak.

  Cilasını kazıdığın kalbimin tüm pisliği gün yüzüne çıktı. İşini yarım bırakıp karpuz yiyen, bol şekerli çaylar içen, partileri eleştiren bir ustaya dönüştün. Sürekli tüm bunların bir oluru olmadığını vurgulayan ve elleri tiner kokan. Birinin ona dokunmasını ve bağışlanmayı bekliyordu. Bağışlanacak bir hatası, bir günahı, bir göz yumma anı, bir yalanı da yoktu aslında. Aslında bendim o da, rutubettim ve kalıcı ağrılar bırakmayı hedeflemekteydim sana.

  Pencerelerde devleşen bitkilerin güneş geçirmediği, bozuk zillerin uykuları bölemediği, ayak seslerinin kime ait olduğunun bilinmediği evlerde gezindim. Yapacak hiçbir şey kalmadığında fayansları ovan ve oyalanan bir yalana dönüştüm. Bir zaman sonra adımla kendimi tanıtmak fazlalık olmuştu. Kimliğim ve kendimsizliğim ulu ortaydı. İsteyen istediği an anımsayabilsin diyeydi beni.

  Koridordan ağır ağır yaklaşmaya başlayan nefretim ağzını aralayıp gereksiz birkaç şey söyleyecek şimdi. Cevabını merak etmediği nasılsınları heceleyecek. Arkasını döndüğünde elimde olmayı unutmuş bıçağı saplayacağım çoktan silinmiş sırtına. İçime lavanta kokuları yayılacak. Böbreklerimde arıtılacak gözyaşlarım. Daha az sigara içip birkaç saat bile olsa kurtulduğuma sevineceğim.

  Bir gün gelecek, uzaklardaki yazıları okumadan da gözyaşlarımı ve burnumdaki sızıyı dinginleştirebileceğim. Boğazıma oturan kayaları ve midemi delen tirbuşonları. Elim masanın üzerinde duran bir şeye tutunma ihtiyacı duymayacak titremesinin kesilmesi için. Hiçbir kedinin bacağıma sürtünmesini beklemeyeceğim anı bölebilmek için. Anı bölebilmek, parçalayabilmek ve sindirebilmek için.

  Senin için, daha var olabilmiş bir insan olmayı bile deneyebilirdim.  İnsanların zihinlerinde ve evren üzerinde yer tutabilirdim. Bilirsin belki, becerebilirdim. Her seferinde kendimi öldürebilmeyi ve yeniden doğabilmeyi aynı saflıkta, becerebildiğim gibi. Hiç ders almadan, sadece korkarak korunan. Ben biriydim. Bir i’ydim, noktası zaman zaman evden kaçan. Rüyaları ışık hızında kaybolan.

  Dağlar çalılarına küstüğünde ve güneş derinlere eğildiğinde, tilkiler tek bir ağızdan sisli gece dualarına kenetlendiklerinde, yılanlar saklandıkları yerlerden doğar gibi yeşerdiklerinde, koşabilmeyi beceren kaplumbağalar yüksek sesle yaprakları kemirdiklerinde, inekler göz kırptıklarında, saksağanlar smokinlerini çıkarttıklarında, atlar başlarını göğe kaldırdığında ve tepedeki tek bir ağaç yanmaya başladığında tüm dilekleri delinmiş bir hüsran olarak huzur bulacağım ben de, sanrılarımın ayaklarının dibinde.

  Çok koklandığı için ruhunu yitirmiş mektuplara ağlayan, tüm atardamarlarına niyeti tutsun diye çaputlar bağlayan, telvenin ruhunu yalayan, tuzun iyodunu soluyan, her ayın üçünde gözlerinde uzayan umutları tıraşlayan,  perdeleri asabilmek için kendi kamburunun üzerine çıkan, kışları kiliselerin soğuğunda ısınan, yazları şeytanminarelerini kucaklayan, ailesinin kaderini seyircisiz salonlarda sergilemekten gurur duyan, kendine susmaktan sesi kısılan birini seveceğim; isminde sesli harf israfı olmayan.

  Gülüşünün öne çıktığı bir yapbozu birlikte tamamlıyor oluşumuzun en bütünleyici parçasını parçalayıp da gitmişsin. Bazı şeylerin yerine ne koyarsan sırıtıyor. Kâbusların yerine rüyaları, babaların yerine anneleri, sevgililerin yerine sevgilileri, ellerin yerine boşluğu. İlk kez bir şeyden bahsetmekten kaçarken buluyorum kendimi, kuyruğuma bağladıkları boş konserve kutuları yerimi belli ediyor. Boş cümlelerin yüklemlerine küserek geçiriyorum günlerimi, bazı günlerin bazı saatlerini özlediğimi hatırlayarak, kile ve kine hükmederek, beni besleyeceğini umduğum kokuna emekleyerek.

  Dişlerimi bir balyozla kırıyor mezarlığın bekçisi Pepe Suat  -İnanıyor ki anlaşılmazsa söyledikleri insanın, kabul olurmuş dilekleri-  onun da böyle kırılmış çünkü dişleri. Seni tüm acılarından uzak tutacak kollarımı aralıyorum; belki dönersin, belki seversin beni.

BEŞ KATLI BİR BİNANIN YEDİNCİ KATINDA YAŞIYOR ONUN SEVİMSİZ CÜCELERİ

  O kimseye benzemezdi. Bir gün kapısını çaldık yine, hep gülümseyebildiğini bildiğimizden. Bizim de biraz gülmeye ihtiyacımız vardı, sanırım bu yüzden. Şehir aynı şehirdi ve inanın ki çok rutindi. Hiçbir zaman kim o diye sormadı. Korktuğu şeyler de vardı elbet. Vardı, birçoğunu da biliyoruz aslında. Ama bunlardan korkmazdı. Kapısına gelebilecek bir yabancıdan, yabancılardan, insanlardan. Kötüye kullanılmaya çok müsaitti ancak insan ona kıyamazdı. Ben kendi adıma düşünüyordum, insan insana ne zaman kıyabilmeye başlar diye. Yılların geçmesi gerekiyordu sanırım. Bizim onunla tanışıklığımız çok yeniydi. Birkaç fincan kahve birkaç bardak bira ederindeydi. Şimdi terliklerini de ayağına geçirmeyi unutarak koşuyordur diye düşündüm. Evdeydi, her zaman loş olan ışığı yine perdesinin arkasından kendini belli etmekteydi. Koşacak, kapıyı açacak, gülümseyecek sonra. Sonra da bizi kucaklayacak.

  Kapı deliğinden koridorun ışığı belirmedi. Kapı çok ağır açıldı, hatta biz iterek açmak zorunda kaldık. Yerdeydi. Korktum, kanlar içinde görmekten bile korktum, doğruyu söyleyeyim. Önce yatağına taşıdık onu. Baktık ki elimizden gelen bir şey yok. Başucunda yığınla yarım bardak vardı. Sigara paketinden bir iki sigara eksilmişti sadece. Küllükler temizdi, bu alışılmış bir durum değildi. Neyin var diye soracak gibi oldum, soramadım. İçimizden biri kaç gündür evdesin dedi. Konuşmayı unutmuş sesi tereddütle beş sanırım diye cevapladı bu soruyu. Kolum kalkmıyor, bacaklarım da güçsüz; nefes alamıyorum, yapamıyorum dedi. O an bildim işte, o an öğrendim. Birini bekliyordu, biz olmayan birini. Bizden ve hiç kimseden olan birini. Sürüne sürüne kapıya gelişi bu yüzdendi. Sırtlayıp indirdik onu dik merdivenlerden. Zar zor bulabildiğimiz takside başı her harekette cama çarpıyordu. Hepimiz korkmaya başlamıştık. Yanakları ve dudakları renksizdi. Elleri beton gibiydi dizlerinin üzerinde. Ara sıra hırıltılar çıkartıyordu nefesi. Hastaneye yaklaştığımıza gözlerini araladı. Nereye baktı, ne gördü, ne gördüğünü sandı bilmiyorum, onu da soramadım. Bir an doğrulmaya çalıştı oturduğu yerden, sonra yeniden uykuya daldı.

  Hastanenin yarı ucubelerle dolu koridorunda iki kişi koluna girerek yürüttük onu. Hastanenin neresi neresindedir bilmiyorduk, o biliyordu sadece. Avucunun içindeki kader çizgileri gibi biliyordu hatta. Bize bir gün hastanelerdeki yaşlıların gençlere nasıl da acıyan gözlerle baktığından bahsetmişti. Yalnızlıktan böyle zamanlarda şikâyetçi olduğundan sadece. Böyle zamanlarda bazı pişmanlıklar duyduğundan. O bakışları ben de gördüm, doğruydu ve üzerimize doğrultulmuştu. Bir takım evrak işlerini halletti aramızdan biri. Yüzümüze bakmadan konuşan görevlilerin morglara yakışacağını düşündüm. Konuşan cesetlerin kararlılığı vardı onların kelimelerinde. Doktor umursamaz bir adamdı. Kulaklarının üzerinde siyah ve beyaz kıllar vardı. Dilini sürekli ağzının içerisinde dolandırarak dinliyordu karşısındakileri. Bazı tahliller istedi, okuyamayacağımız reçeteler yazdı, dinlenmesi lazım dedi. Nöbetçi bir eczane buldu içimizden birileri. İsimlerini daha önce duymadığım, garip kullanım şekilleri olan ilaçlarla birlikte onu evine götürdük. Uyudu, biraz bekledik başında. O uyurken biz kahve içtik. Sessiz sessiz sayıkladı bir ara. Sonra derinleşti uykusu. Kapıyı çekip gittik.

  Birkaç sene sonra gördük onu. Farklı biriydi. Geçmişi hiç hatırlamak istemiyormuş gibi sürdürdü konuşmasını. Unutmadıklarımı doldurup gözlerime baktım ona. Gördü beni, kulağıma eğilip dinlendim dedi. Uykumun derinliğinde boğuldum. Zaman aldı ama dinlendim. Tüm neşesi acıya tüm acısı neşeye dönüşmüştü, anladım. Daha kötü değildi, daha iyi de değil. Aynıydı, terazisi dengedeydi.  Bardağı kavrayışı değişmişti, belki başka şeyler de, farklı biriydi. Kendine ait olmayan bir gülümsemeyi giyindi ve gitti.

YENİ GÜN UMUTSUZLUĞUNA AÇILAN PENCERELERDEN SARKAR TARÇIN PETUNYALAR

Sisli bir günü vapurun soğuk köşelerinden selamlamak yeterliydi hüzünlenebilmek için.

Bir hastalığın ne zaman koparacağını bilmiyorsun ki seni dalından.

Ümit, pıhtı, göç, infilak, kâbus… Bunlar birbiriyle kardeş sözcükler.

Bunlar, birbiriyle sesteş hisler yığar insanın zihnine.

Yoruldukça kanat çırpıyor gibi sallanıyor kollarım,

Uzaklaşmak bir göz yumma anında gizli.

Bir söz yutma anında matkaplar başlıyor, hep daha derine.

Solgun çiçeklere üzülüyorsun sen, yapma.

Toprağın betonlaşan derinliğinde tırnaklarımda solucan artıklarıyla ben,

Nefes aldığımı sanıyorum, nefes takas işidir, zordur.

Evinin bir köşesinde benim yüzümün asıklığı asılıdır, tozludur.

Parmaklarına dalgınlık anlarında batan iğneden irkilmez artık o kızlar.

O kızlar sazlıkların arasında rüzgârın kötü taklitleridir, umarsız fısıldarlar.

Sakızlar, hep aceleye yapışırlar.

Aceleciyle koşturmaya alışır o unutuşlar.

Çok keskin bir hattır ihtimal, rahatsızlık veren.

Yüzlerinden değil, adımlarından anlaşılıyor insanların hataları,

İçe basan, dışa basan, korkak adamların yalpak adımları.

Elleri ellerinde tutukluk yapan insanların tembelliği ve

Bir türlü bitmek bilmeyişler, bilemeyişler.

Kararlar verildi, boşa tüm bekleyişler.

Ara mevsimlerin aralık kalmış pencerelerinden giren gölgeler,

Çok sevimsiz küçük çocukların gözlerine benzeyen tövbeler,

Kimler, kiminleler, acaba nasıllar, neredeler?

İnsanın dili ne kadar da yabanidir geceleri.

İnsanın ayağı bir izmarite takılır da hafif saksılar gibi pencere önlerinden düşebilirdi.

Bunların hepsi düşlenebilirdi, düşünülebilirdi.

Ama sen… Ama ben… Ama her şey de şimdi ne kadar çok…

Gecenin dördünde öp beni tüm gökdelenler körken,

Göz yummak uyumaktan daha güzeldi severken.

Bir köpeğin ağzından sarkan kökleriyle, şahittir andımıza bu çiçekler.

Gökle yer arasında süzülen göçler, göçükler ve göçüşlerle

Pürüz, enkaz, ziyan, hicran… Bunlar birbirine kalleş sözcükler.

Bunlar birbiriyle silah arkadaşı olur, bizi kurşuna dizerler.

Kuyruğu kopuk dengesizlikler ve kabarmayan hamuru evlerin.

Ellerinin ayasında tüm geçmişini gizleyen ihtiyarların en bozuk yeminleri,

Kimileri, kendilerini sevebilmek için katillere âşık olur geceleri.

Bazı yeminlerin de zorakidir mevsimleri.

Kimsenin ait olmadığı semtlerin kaldırım köşelerinde

Çingeneler ellerinde şeffaf plastikler içerisinde

Reçel gülü, reçel inciri uzatırlar adımsız dudaklara.

Enginarlar en güzel karanfilden de güzeldir

Kaldırımdan yayılan limon kokusu ağartır mermerlerini sevdamın.

Burun deliklerime sokarak koklama isteğim bir ful

Gibisin, çoğu gün ve çoğu günün gecesinde

Sevdiğim ve özlediğim, bildiğim ve unutmayı düşlediğim

Her şey gibisin, kendin gibisin.

Kendi kâbusuna tutkun korkaklar gibisin çoğu gün ve çoğu günün gecesinde.

Duvarındaki hayali takvimin rastgele günlerini parmağıyla daire içerisine alan

Ve uman ve umursayan; umut benim.

Benim kelimelerim de çaput.

Parçalanmış tüylere üzülüyorsun sen, yapma.

Dilsizliğimden akan zehrin renginde

Kimliksizliğimden sarkan ceplerimin deliklerinde

Bir elveda gizliyordum zor günler için, ben bile.

Kimi affedemedim, kim affedemiyor beni,

Kimi ezberliyorum ki, eşkâlleri hep aynı.

İşgalleri hep zamansız zamanlı.

Yetimlerin âdem elmaları, ketumların düş israfları,

Tüm bunların ince hesapları, sinsi hesaplaşmaları ve

Ve en sonunda ve

Ve en orta yerinde ve

Ve biliyordum ki diğerleri gibiydi gözlerim benim de

Ve,

Nokta yakışmıyor bazı cümlelerin dibine.

Ben de dönüyorum yelkovanlar gibi akrebime.

Kendime ve kendimden çok uzak beklentilerime.

Yüzün düşüyor gözlerimin illerine.

Biz seninle kavuşamayacak iki yaka gibiyiz,

Senin dudakların benim dudaklarım erişemesin diye.

Şimdi tüm gövden de düşüyor düşlerime,

Nefesini ağzımla kontrol ettim, başım aynı döndü.

Şükür, yaşıyor.

Şükür, alışıyor.

Göğsümün en geniş düzlüğüne çakılan çillere

Çilelerle ağdalanmış bir yaş düşüyor,

Her şey düşmeye başlıyor sonra.

Günler de düşüyor, nefesler ve kesişmeler.

Düşüyor biri daha, tanımam.

Biri, bir diğerine…

Diğerine miras kalacaktır onun gençliği, çiçekleri ve çileleri de.

Adalardan da eski çamlar

Adamlardan da eskidir unutuştaki ihtişamlar.

Bazı akşamlar,

Sen kolumdan tutuyorsun, avunuyorum.

Sen bir hece tüketiyorsun, sökülüyorum.

Biliyorsun, hatırladıkça acı sulara dökülüyorum.

Nefesimi tutuyorum, marifetlerimi izle.

Nefesimi tutuyorum, sen varsın içerisinde.

Nefesimi tutuyorum, açılıyor ağzın,

İstemsizce alçalıyorum ben de.

Bir vakti gelince nasihatidir tüm bunlar.

Üçten geriye say ve derin nefes al.

Üç:  İnanmış olman ne gülünç.

İki:  Sanıyorsun ki farklı olabilirdi.

Bir:  Hepsi yalanla telafi edilebilir.

Hüzünlenebilmek yeterliydi sisli bir vapurun köşelerinden soğuk günü selamlamak için.

Aşk da bir biçim arıyordur şimdi, bürünebilmek için.

MUCİZE SANDIĞIN HER ŞEY BİR LANETTİ OYSA

 Mutsuz nefesini kahveyle taçlandırdı, loş odanın en aydınlık koltuğunda yer kaplayamayacak kadar azdı. Sevilecek yanları vardır belki, göstermiyor. Kimseyi sevmiyor o artık, sevginin bir hastalık olduğunu düşünüyor.

– Adı ne onun?

+Adı mı? Sanırım Agia.

 Onunla hatırlayamadığım bir gününde tanıştım kanla kaplı küvetlerin kurumaya bırakıldığı bir mayısın. Kuru dalları sevdikleri için bilhassa bahar aylarında evlerinin tüm pencerelerini gazete kâğıtlarıyla örten bir ailenin en küçük torunuydu. Bir de parkeye yansıyan güneşte uyumayı seven kedileri varmış, kediler öleli çok oldu dedi bana. Hepsi de pişmanlıkların yüksek yastıklarda anıldığı bir gecede ölüvermişler.  O en çok fareleri severmiş.

-Senin de tenin fare rengi.

+Evet, fare rengi benim tenim, söylesene gidip de birilerine; bitirmeyelim.

 Annesinin adını Berra koymuş. Berra iri bir kadın, elleri insanlık namına çok çok kaba. Berra öldüğünde ben de öleceğim demişti.  Bir intihar mı söz konusu diye sormuştum ona dişlerimin aralıksız arasından. Yok dedi, Berra geride bırakmaya korkar beni. Berra tüm insanlardan korkar, korktuğu için büyüdü onun da elleri.

-Sen de korkuyorsun ama ellerin küçük?

+Küçük benim ellerim, benim kalbim de küçücük.

-Onun elerli de büyük, kalbi de büyük.

+Onun kalbi kalbime inen en büyük yumruk, ben bu yüzden dağıldım.

 Tek bir dişi diğerlerinden daha güler yüzlü onun. Bir gözü daha aydınlık bakıyor diğerine göre. Diğer gözü hep beklemede, diğer gözü tüm adaların çarpık limanlarında nöbette. Tüm bu evlerin anahtarlarını saklamış mesela, bir gün geri dönerse yakalayacağım onu diyor. Onu yakalayıp içine saklayacakmış mozaiklerin. Kese kâğıdına yazdığı şiirleri okuttu bana. Bir daha adını anmak istemediği şehirlerin üzerlerini karalamış istiridye kabuklarıyla. Parmakları silme kesik, parmakları bir kere kulağıma dokundu. Verdiği sırrı söyleyemeyeceğim soranlara.

-Sırların da sınırı vardır.

+Sınırlar sırlara da açılan kapılardır.

 Beceriksiz elleri sürekli saçlarına dolanan bir adamı sevmiş. Adamın gözlerinden yaş gelirmiş saat ikilerde. İkilemlerde kalırmış böyle tekrarlanmalarda Agia. Kestim tüm saçlarımı diyor, becerebilseydim kirpiklerimi de sökerdim. Daha az canımı acıtacağını bilseydim takılmadan akan yaşların yazın sıcak taşlarında, sökerdim. Yumurtasından yeni fışkırmış kumruların hatırına yaşattım ben sevgimi dedi bana. Yavrular uçamayınca, çakılmış sevgisi de onun kaldırımlara.

-Bunlar hep gereksiz anılar, yazık ona.

+Sakladığım anılardan nefes alacak yerim bile kalmadı, umursama.

 Vizesiz saksağanlara geçit vermeyen çiçeksiz damlarından bahsediyor adaların. Adamların cinayete meyilli bakışlarındaki kıskançlıktan ve kendi yavrularının tenini kemiren yorgun atlardan.  Bazı geceler yer yarılırmış ve teninden güller fışkırırmış. Ben en çok su tutmayan tenini seviyordum onun dedi.  Geriye kalan her şeyi de seviyormuş. Kendini bile seviyormuş bazen, geride bırakıldığını bildiğinden.

-Kimseyi geride bıraktın mı sen?

+Belki. Belki kendimi, bencilliğimi.

-Neden geride bıraktılar seni peki?

+Sevemediklerinden.

 Bir façası var, sebebini sadece geceleri hecelediği. Rüyalarında adamla dertleşiyor, duydum yıldızsız bir gecenin en kör vaktinde. Sayıklıyor aralıksız, gözleri yarı aralık:  “İlk özür dileyeni şövalye ilan edeceğim. İlk özür terk ama bu sevişmeler. Bir tırnak izi vardı, yüzümden nasıl geçer batık gemiler? Bir dakika rötar yapsa gidişin, dünya daha güzel bir yer olmaz mıydı? Bazen gözüme batıyor gözlerindeki sis. Kimse benim gibi düşemez, rakip tanımıyorum tanımlanamayan duygular kulvarında. Yanlış kablo döşemişler zihnimin karanlık köşelerine. Yanlış tabloya âşık olmuş ölgünler de solan karanfiller gibidir. Yanlış çayırlarda koşuşturan iki tay gibiyiz seninle. Benim en çok dizlerim ağrıyor, gitme. Benim en çok sensizliklerim sızlıyor, gitme. Benim bir fikrim vardı, susuyordum, sen de söyleme. Düşlerim fazla, senin kaç dişin eksik? Senin kaç dişin, kaç yan yana dizilişin? Aynı tavana bakıyorum, lambalar değişiyor, aydınlanmaz bu uyanışlar. Dudakların var senin, belki de en çok onları seviyorum. Sustuklarında ve konuştuklarında birbirine kızgın ikiz kardeşler gibiler. Elini unutuyorum, tut beni, tutun beni sanırım uçuşuyorum. Bana gizlerinin en az ürkütenini anlat. Anlat, kaç kişiydiniz, kimleri sevdiniz. Kimleri sevdiniz, o zamanlar kimdiniz? Düne saygı, yarına kaygı duymayacak kadar çürüdüm.Çünküsüz sevdim ben seni, çünküsüz de ölebilirdim.Bizi ayıran saydam duvarın içerisine oturttuğum akvaryumda ışıldıyor kirpiklerin.Sen bir kum midyesisin, kimin kirli cebindesin? Bana hiç masal anlatmamış adamların uykusuzluğuna sığınıyorum. Sığınaklarım rutubetli, nefes almakta zorlanıyorum.  Kemirebilirsin istersen tüm sevinçlerimi. Biraz yorgunum, ne diyeceğimi bilemiyorum. Başka şehirlerdeydim, başka şehirlerde daha iyiyim. Başkalarının şiirlerinde yarım kafiyeyim. Başkalarının nehirlerinde kana bulanmış ak mendilim. Nefes almak ne zor, kaburgalarım birbirine geçiyor. Nefes almak ne zor… Polenlerden hızlı yayılan nefretlerle tanıştım. Tüm gayri resmi törenlerde hazır olda duruyor kalbim. Göndere çekiliyor satır satır avuntular. Dönemez misin bir daha? Biz en güzel mevsimiyiz şehirsizliklerin. Biz en güzel ölü balık gözleriyiz yosunlu denizlerin. Biz, tekiliz. Bir bütünü sevemiyorum bu yüzden. Ne kadar yarım elma varsa, ne kadar yarım yamalaklıklar…  Ne kadar yarım saat boşluklar ve yarım günlük uykular…  Bir yarımı yitirmeye bile korkuyorum bu yüzden.  Biri bana korkma,  yalnız kalmazsın demişti.  Sonunda yine yalnızı vurguladı, kalmazsın yalnız. Yalnızlık nasıl bir histir,  bir ayna mıdır misal? Bir toz birikintisi midir? Bir açılmayan perde midir? Bir yığın mıdır insanın içine oturan? Martıları var mıdır o yığının da, kedilerinin gözlerini oyan?”

-Çok mu sevmiş? Senden de mi çok?

+Sen de baksana şunlara, ne güzel bir yeşil.

-Kimin gözlerine bakıyorsun?

+Görmek istemediğim herkesin.

 Tüm söylediklerim kendime, yörüngeme oturmuş kinime.  O, becerebildi. Ben, kimsesizliği seçmeye itildim. Agia, sen sabrı ezberleten kalleş! Kanın bile kaçıyor senden, farkında değilsin. Sorup durma artık! Sorma, cevabını bilmiyorum unutuluşların. Ruhumun köşelerinde birikiyor kumsalları ağzının.   Her hatanı öptüm, baktım çapsızlığına, baktım sana. Sen avuç içine sığmayacak kadar büyük bir öfkeydin oysa. Kim daha çok kızarıyordu aşk patlamalarında?  Benim kafam daha güzel kopuyor, senin yüzün en düşkünü evrenin. Agia, kelebekler ezdiğimiz çiçekleri öper. Kelebekler ikimizden birinin uydusu bugün, hep dönecekler. Dön bana diyorsun ya; dön bana denilmez ki kovaladığın duygulara.

-Öldü mü Berra?

+Öldü.

-Ya Agia?

+O da.

 Ah Agia, benim sıvasız arkadaşım; ıslak kibritim, sahipsiz nefretim… Ben söyleyemedim hiç, sen söyle onlara. Yorgun merhametlerinin kanlı gözleriyle birlik olup ecdadımıza söven soğuk ellerine haykır onların. Sevginin yanına yaklaşamayacak kadar uzakta kalmış kalplerine çivile sözlerini.

   Siz bizi ölmek üzere olan bir köpek sandınız,  de onlara.

   Siz bizi nasıl olsa ölecek diye kucakladınız, de onlara.

   Siz bizi ölmüyoruz diye kovaladınız, de onlara.

   Siz bizi, yanlış anladınız, de onlara.

 De Agia, izin vermiyor ruhum tüm bunları onarmaya.  Ben söyleyemedim hiç,  sen söyle onlara.

DAYANIKSIZ MALZEMEDEN ÜRETİLMİŞ MUTLULUKLAR TUZA BULANMAYA MAHKUMDUR

 Tabağa söndürülen sigaraların tadı genzimize yapıştı. Şarap şişesi ayağına dolandı, halının tozuna renk kattı. Sen böyle yapma, başkalarına benziyorsun.  Kendine has kahverengiler mora bürünüyor, mordan sonra yeşil gelecek; Boğaziçi’nden izle geçip giden mevsimlerin yüzüme sapladığı çilleri. Dudaklarına değsin rüzgâr, bırak. Kimi adamlar vardır, öldüklerinde rakı masalarında anılacak. Söyle ağzına geldiği gibi beni nasıl sevdiğini. Söz, kimse ilk taşı atmaya yanaşmayacak.

 Anlamını yitirmiş kelimeleri tekrar tekrar duymaktan yorulmuş bir adam yüzünü güneye çevirip bol zehirli havayı damarlarına karıştırdı. Başka bir adam arıtma tesislerinin nasıl işlediğinden bahsediyor. Kutup ayılarının kanına karışan maddelerin senin kanında da olmadığı ne malum diyor. Ne malum senin de zehirlemediğin beni? Ne malum benim bunu hissetmediğim? Susuyor olamaz mıyım? Susup içimdeki parmaklıklara doğru hızla koşarak beni buradan çıkartın artık diye bağırıyor olamaz mıyım? Varacağım noktaya hızla yaklaşıyor dönen tekerlekler. Tanıdıklar beni tanıyacak ve soracaklar, nasılsın ve neler yapmaktasın. İyiyim, birini sevdim ve kaybettim. Karantina koridorlarında her acı dâhil üç haftalık bir tatildeyim.

 Küçük adımlarla ilerlediğim yol uzadıkça uzadı. Paralelinde düşmüştüm, burada değildi. Buradaydı beki de, belki de tam beş adım ilerideydi. Yanımdan hızla ilerleyen kaplumbağa sararmış yeşilliklerin arasında kayboldu gözden. Şimdi benden ve ileride nereye baktığı seçilmeyen adamlardan başka kimse yok yolda. Yol, yağmurla sinsi bir anlaşmaya imza attı. Bu ittifakın sonunda birkaç kâğıdı ve sesini korumak düştü bana da. Bazı anların üzerine bir su damlası bile değmemeli. Onlar dağılan, yırtılan, kırışan şeylerin bütünüdür çünkü. Çünkü onlar bana emanettir. Ben mazgalların gardiyanıyım.

 Sadece papatyalarla ölçülebilen uçsuz bucaksızlıklar var. Ben ilerisinde uzanıyorum onların yeni ölmüş tilkiler gibi. Bu mektubu sana, kalbime daha yakın olsun diye sol elimin acemiliğiyle yazıyorum.  Biliyorum, sen de sevmiştin beni.  Sen de her şey daha az karmaşık olsun istemiştin.  Gülümseyen gelinciklerin ölümsüzlüğe olan inancına bakınıyorum, çaktırmıyorum. Çaktırmıyorum, kırılmasın onların da kelimeleri.

 Bir şeyi beklediği için kendi nikâh törenine geciken gelinler tanıyorum. Dağılmayan abartılı saçlarıyla aynı boşluğa günlerce aralıksız bakabilme gücü gösteren.  Uykuya gereksinim duymadan tarihini ve talihsizliğini unutabilen. Ben de aynı bakışa bürünüyorum, belki de köşeden en son senin döneceğini bildiğimden. Dönmek günebakanların marifeti. Düne bile baksan dönebilirsin belki.

 Tutunduğum saçlarına dağılıyorum, her parçam bir seri katilin ustalık eseri.  Tavanındaki deliğin en kuytu köşesinde saklanıyorum, yüzünü bana dönsen sevinebilirim bile belki. Bir defteri kapatıyorum başka bir defter açılıyor, çizgisiz ve karesiz; uykusuz ve neşesiz. Bit diye bitirmeye çabalıyorum, çabalarım namlusu kalibresiz. Kendine gömülen ölülerle konuşuyorum.

 Cesareti tam, neden yeterince açık değil peki? Kendini her an yere atmakla görevli olan kadının gözleri doluyor. Bir sene geçti diyorum, tamı tamına bir sene; değişenlere bak. Kadının burnundaki sızı kalbime sıçrıyor. Adam, midesi kaldıramadığı için öldü; kadın, ölemediği için yaşıyor. Kaçamadığım için geri döndüm ben de. Bir sene geçti, hiçbiri geçmiyor. Asaleti tam, neden ağzı bozuluyor? Öpüşü neden yamuk, dişleri ağzıma dökülüyor. Dikişlerim sökülüyor, deliklerimde birikiyor deliliklerim. Bileklerim, biliyorsunuz artık; beceriksizim.

 Kapıya çarptığım kalbim morarıyor. Bir yalanla bir adamı kandırmakla yetinemeyecek kadar arsız bu günler. Bir toplumu toplum yapan aynı hayale kanmaları değil midir? Bildiğim tek dua aniden susan kemanların kulağıma yapışan iniltisidir. Mırıldanıyorum, tüm martılar sararıyor. Kimsesizlikle kutsanmış mektubumun altına hacimsiz ismimi yuvarlıyorum. Her an pantolonunun arka cebinden uçuş denemelerine geçebilir.

 Birbirine benziyor tüm budanmış çimenler. Kokusu bana yeni kesilmiş saçları, dokusu bana yeni taranmış yağmurları anımsatıyor. Sana benzeyen kimse yokmuş ki şehrin cehennem tepelerinde. Çanlar çalmaya başladığında göğe eğiliyorum, bulutlarını karalamış çocuklar senin.  Sancılı doğumlarla geliyor dünyaya kelimelerin. Göbek bağıyla cebelleşen yavru kedilerin dramıdır benim üvey ellerim. Sevdiğim, yolların bir suçu yok; tüm suç denize dökülen gemilerin.

 Bir sonun yaklaştığını bodur çalılara fısıldıyor, toprağa karışsın kaygılar. Dağın ötesinde dünya biter sanıyor, söylemeyin sakın, kırılmasın uyku mahmuru umutlar. Bildiğini unutmak için yaşar geride bırakılanlar. Sen yine bildiklerini haykır hıçkırıklarla, bir kulağım sende. Bir kulağım ve bir gözüm sende. Bir elim mesela eline tutunmuş, bir kolum göğsüne dolanmış; sende. Kalbimin tek sağlam kapakçığı var ya hani, işte o da sende.

 En büyük cezayı düşünüyoruz onlara. Dediler ki gülemesinler bir daha. Dediler ki uçuşup dursun düşünceleri. Ben dedim ki sevemesinler sevdiklerini. En büyük cezayı düşünüyoruz onlara, ben de suçluyum. Söyleme sakın kimseye, gizleniyorum. Tereddütlü cümlelerin orta yerinde verilen eslerde ve sağdan soldan zıplayan düş bozan seslerde.  Nane limon kaynatıyorum, içine annemin ellerini de katıyorum. Bir işe yaramıyor.

 Büyük şehir olmaya aday şehirlerin eskimiş hastanelerinin müşahede odasına açılan koridorlarında kendini bir intiharla mutlu kılmak imkânsızmış. Kansızmış güvendiğim adam. Yakıyorum saçlarını, geçmiyor gözümün önünden güzel anılar. Saman kâğıdı üç zarfımı ve on tane uçuk mor kâğıdımı, kâğıda bulaştırdığım yeşil mürekkebi ve duygularımı da yakıyorum. Adresin kötülüklere açılan en büyük kapı, kimse sana inanmamalı.

 Üç gün geçiriyorum bekleyişler içerisinde. Üç günde bir evren bile yaratabilirdi oysa tanrı. Üç günde diyorum her şeyini kaybetmiş kadının birine, üç günde içimden denizler taştı. Neden ağlamıyormuşum, ağlayamaz ki ölüler. Ölüler neden öldürüldüklerini bile bilmeden, öldürülmüş olduklarına üzülürler. Sen ölüleri bir daha ölemez mi sanıyordun? Ölüler hatırladıkça tekrar ve tekrar, tekrar ve tekrar ölürler.

 Lanetlenmiş bu şehir, sayfalarca yazmıştım bunu. Günlerce ve gecelerce, aynı hastanenin aynı köşesinden acımı sürükleye sürükleye kendime döndüğümde. Başımı pencereden öteye çeviriyorum, beklediğim sen bile değilsin. Kime yaslanıp ağlayacağımı bilmiyorum. Anlatacağım anı sen mi olacaksın yoksa dandik bir kopyası mı başrolünü oynadığım eski bir filmin, bilemiyorum. Olmazsa olmaz tekerrürler altın dişleriyle gülümsüyorlar bana. İnsanı ürküten esmerlikteler. Gözleri beş yüz metreden bile seçilebilecek irilikte. Benim mi kaderimdir bu, istemiyorum!  Tekrar, tekrar, tekrar, tekrar… Sonsuza uzanan aldanışlar hep kol kola. Hep yıkılmaz bir barikat, hep yıkılmaz sahte bir tabiat.

 Yastık niyetine yalanlarına dayıyorum başımı, üzerime bana armağan ettiğin hiçliğimi örtüyorum. En güzel an saydığım gülüşleri anarak uyumayı deniyorum. Ne de dürüstsün rüyalarımda, ne de çok seviyorum seni orada. Orada geniş pencerelerin ardında, sandığım gibi uyuyorsun, inandığım gibi. Geçmiyor, geçemiyorum. İçimde debelenen aniden yok olma isteği, öpsen sakinleşir mi ki? Ölsen geçer mi ki, ölsem geçer mi ki? Elimde bir tek bunlar kaldı. Ve insanların avutuşları. Ve insanların çekine çekine anlatışları. Ve insanların ay yazık bakışları. Sen ne yaptın bana sevdiğim? Ne yaptın?

 Kapım hafif aralandı, kadın üzgün. Ne diyeceğini bilemiyor. Çorba yaptım gel, şehriye çorbası, sıcacık dedi. Geçer der gibi baktı. Geçmiyor be ablacım der gibi baktım ben de. Tutuk dizinin üzerine basmadan koridorda uzaklaştı. Sen anneannemi götüren arabaya binmiş de gidiyordun sanki. Bir tepenin ardında kayboldu bulanık görüntün. Nasıl yaşayayım?

YÜRÜME MESAFESİNDEDİR VAZGEÇİŞLER

 Kalbim tüm vücudumu sarsıyor, gözlerimi sabitlerken zorlanıyorum. Sol elim, rüzgârda kafasına göre salınan bir yapraktan farksızlaşıyor. Boğazım daralıyor ve her şey de genişlerken dilimin ucuna gelen hikâye, en nihayetinde yanan bir bütünün parçaları gibi dökülmeye başlıyor.

 Bir kızın hikâyesine başlıyorum orta yerinden. Bu, kimsenin dinlemekten keyif almayacağı türden.  Hikâyenin sonunda birkaç esas oğlan “Bu benim.” diyor, ”Bu benim, bunlar da benim marifetlerim.”

 Adamlar değişiyor. Hikâye ve kız aynı kalıyor. Kalbim, ardı ardına atılmış iki kurşunun yankısı gibi. Bir süre duyulup ardından siliniyor. Tınısı hafızada yer etmeyecek türden. Karıncalarını kovalayamadığım sol elim, kopması gerektiği yerde kopmayan bir ip gibi. Bir ucu yüklere, bir ucu kendime bağlı. Daha ne kadar taşıyabilirim, daha ne kadar taşınabilirim bilmiyorum. Bilmiyorum çünkü bildiklerimde yanılmadıkça yarılıyor damağım. Damağımdan ağzıma dökülen hiçbir cümle şimdiye ait değil. Bunlar susulmuş şeylerdir, sinirle söylenmiş değil.

 Bir kız yarı tereddütlü adamın yüzüne bakıyor. Adamın gözlerinden taşıp diline dökülen kelimeler hiç de yabancı değil.

 Şu sarsıntılar öldürmez insanı. Bu ürperişlerin sözlükte tanımları pek değersiz. O duygular kurtulunması gereken çürük dişlerdir.  Bilse, hepimizin bildiğini bildiklerini yine de böyle nefes almaya devam edebilir miydi? Saçlarını taramaya ve kendine has sandığı cümleleri bir yenilik getiriyormuş gibi ayrılıklara, gururla kurmaya?

 Bir kız dişini sıkıp gözlerini yumuyor. Geçecek, bir başka tekrarı düzeltebilecek gücü yeniden elde edebilmesi için geçecek. Hızlıca.

DENEMEDEN YANILDIĞI DA OLDU, ÇOKTU

Birini seviyorum, sebebi belirsiz. Kurumuş dere yatakları geçiyor ellerinden. Her çizgisi, kaderinde benim olmadığımın işaretçisi. Gözleri aniden geriliyor ve gevşiyor. Tekrar geriliyor -daha fazla- ve gevşiyor -son nefes gibi- içerisinden bile geçmediğim şehirlere benziyor gözleri. Bir an olsun titremiyor bacakları ismimi hecelerken, gecelerden günlere tensiz ve sevimsiz sürüklüyor beni. Onun teni, dokunmaya doyamadığım çok kaliteli kürkler gibi, dokunmaya kıyamadığım fırça darbelerinin birleşimi gibi sanki. Buklelerinden sızan kırılgan ışıklar gözlerime kazıyor yüzünün en sivri kemiklerini. Dudaklarının hacmi, burun deliklerinin simetrisi ve alnının her şeyi yutan gizemi. Kendi içime fısıldamıştım; onun yüzü bir göç hikâyesidir. Sevmek ve sevmemek için üretilen tüm bahanelerin son kullanma tarihleri çoktan geçmiştir. Tülleri uçuşmaktadır yarı aralık kirpiklerinin. Ilık rüzgârlarına bakıyorum ben de böyle ani mevsim değişikliklerinde, hiç görmediğimden ; bilmediğimden rengi ne renktir. Yarı aralık ağzından boşalabilecek her sözcükten korkuyorum. Otobanlarımın kenarlarına yerleştirilmiş bir kere dikkat veda çıkabilir işaretleri. Sebebi belirsiz, birini seviyorum. Dünyam sarsılıyor onu benden uzaklaştıran her adımında. Adımları, aramızdaki çürük ahşap köprüyü dağıtıyor. Bakıyorum, çoğu zaman yakınımda. Dizleri, dirsekleri ve içerisinden nelerin aktığını çözemediğim gözleri. Nefesimi tutup ondan geriye saymaya başlıyorum. Her şey zaten ondan geriye. Biliyorum, geçecek. Elimden tutup beni, karşıdan karşıya geçirecek. Bilmiyorum -bilinmez ki sebepsiz hislerin doğum saati- belki seviyordur, belki de bir gün sevecek.