AĞLAMA, MASKEN KAYIYOR

Onlar da zaten kimse değildir.

    Sokak karanlığa bürünür, bir pencerenin saksıları burkulur. Son ses matkap, son ses beni neden iteledin. Çok zamandır içimde cızlayan bir şarkının sözlerini hatırlamam gibi. En çok beyaz çiçekler güzel, yeşil yaprakların arasında. En çok iri taneli gözlerin güzel, sensiz gecelerde. Ben de kimseye savunamadığımda tutunduğum hayalperestliği, bir sigara yakıyorum. Peki, sen neden susuyorsun?

    Bilmediğim bir yere gitmek istedim yine. İçinden fışkıran salkımsöğütler olsun, hepsi de kuru, biraz uğuldayıp içimi soğutsun istedim. Yine. Aynı köşeye çıkan biçimsiz sokaklar gibiydi hikâyeler.  Bildiğimden, bir de sen söyle istedim. Şimdiki güller de erken soluyor zaten. Şimdiki yüzler, çok kimsesiz somurtuyor durup dururken. Ben akşam oldu mu yıkılıyorum. Peki, sen nereye gidiyorsun?

    Yorgun atlar çeker kavun arabalarını. Bu şehirde bir sihir yok, neye şaşıracağız şimdi? Ağzın neden aralanacak, ben görebilecek miyim? Mesela bir polenden kaçarken ben köşe bucak, burnumu göğsüne gömebilecek miyim? Bana bir şey olmuş mesela, yanaklarım çöküntüye uğramış. Gözlerim aklarına kan kusmuş, sözlerim kekeme kalmış. Sensizliğin kokusu eve yayıldı mı dehlizlerime koşuyorum. Peki, sen kimden kaçıyorsun?

    Birilerine yazık olmuştur şimdi, akşamın geçmek bilmez saatlerinde. Mutlaka bir mucize sanıyordur şimdi birileri, aslında büyük bir hiçi. Dalgakıranları çaylak dalgalar tokatlıyordur. Fareler burunlarını havaya dikmiş, gözlerini kısıyordur. Belki görmediğimiz bir anda, zaman duruyordur. Susuyorlar; kalıyorum. Gidenlerin pencerelerine yaslanıp yaşlanıyorum. Peki, ben ağladıkça sen neden paslanıyorsun?

Kimse değildir onlar da zaten.

ÇOK MUTSUZLARA NERGİS SATIYOR ALTIN DİŞLİ KADINLAR

Kahve pişirip kadersiz kediler büyüttüm.

Yeni doğmuş bir kedersizliğim vardı, onu da çürüttüm.

Bunları hep sen yokken yaptım.

Belki bir günün dünden kalma saatlerinde, beni de özlersin diye.

    Bak bu şişeler gözyaşı. Bak bu mevsimler de en sevdiklerim. Marcus’un bakışları belli ki annesinden kalma; hem çok kadın, hem yüzüne çok ıslak. Başını öteye çevirip kuşları ve arabaların duvarları yalayan farlarını izliyor. Fincanı açmama bile gerek kalmıyor, falımda bugün de yoksun. Vişne seviyor olmasam seni bulamayacaktım. Daha az sigara içiyor, daha derin nefes alıp; insanlara daha rolsüz gülüyor olacaktım. Beni tüm bu dışarıya tüküren… Benim mezarıma da en çok sümbül yakışmazdı zaten.

    Boynumda hareketlenen bir iki parmak; bunlar da mı benim ellerim peki? Bunlar da mı benim sözcüklerim? Bunlarla mı yontuyorum biçimsizliğe mahkûm kalbimi? Marcus’a gelsene dedim, o bile gelmedi. Öyle bir zamanda gittin ki, ölmek için bile erkendi. Birkaç güzel hatıraya takıp fişimi, sıkıp çoktan kırdığım dişimi, biliyorsun işte, hayretle izledim ben gidişini.

    Biraz daha sulara baktım. Biraz daha beyaz şarap ve hararet. Oysa yaz değil, oysa bir yaz, senin tenine ne yakışırdı. Ağustosa da terimiz bulaşırdı. En karanlık saatlerinde gecenin, yol kenarında bir kaplumbağa işte – seni ve beni hiç tanımayan – çok eşsiz bir manzaraya tanık olmuş gibi şaşırırdı. Dolunayın pürüzleri de o zaman bizi inkâr edemezdi.  Daha bir uzağa giderdik, mektuplarımın adreslerini kaybettiği.

    Bazen hiç de çocuk olamayacak kadar Mesihsin. Girdapsın, nemsin, arnavutkaldırımısın.  Ellerin kanıyorsa zaman zaman, belki bana yanağını uzatırsın. Oturur bir parkın çatlak banklarına, manolyaları sayarız. Burada bir sincap koşuştursa ne şahane olurdu değil mi deriz. Gülüşürüz, çocuklara kulak tıkarız. Yağmur yağarsa, ıslanırız. Islak bir eldivene basarsın, tekerrür olur. Bir yerlerde karşılaşırız yine belki, ne güzel bir tesadüf olur.

Bana hiç belki bırakmadın.

Bana hiç ten rengime uyan bir yara bandı; bana hiç tenime uyan bir yara.

Ne bir kâbus ne bir kahkaha…

En son bir seni seviyorum kalmıştı, onu da aldın.

AĞLAYAMAZSA UNUTAMAZ İNSAN

    Sol elimi elinde gördüm rüyamda. Sabah yollarında dedim ki kendime ve dükkan önlerine sığınmış kedilere; madem yoksun, biraz da sol elime alayım sigarayı, o donsun. 

    Kuşlar açlıktan kendi ayaklarını yemiş, yalancı bir aydınlık günü erken başlatmış, umutsuzluğun boyu bileği geçmiş. Arkama bakıyorum, hiçbir köşede yoksun. Bakıyorum, değiştirecek bir yolum da kalmamış.

    Anlattım ve dinledin günlerce. Çocukluğumun güzel zamanlarına ait ne varsa, akide kavanozu gibi dizdin bir bir gözlerimin önüne. Sana kızabilmek ne mümkün? Seni sevmemek ve burnumu sızlatan orada kalmışlığını söküp atabilmek; ne mümkün? 

    Buz kemirdim ben seninle. Eskiden boyumun yetişemediği ne varsa, eskiden gülerek hatırlayamadığım ne varsa çoktan otopark olmuş bir olay yerinde bıraktım. İçimi yıpratan ve dizlerimi kanatan ne kadar taş, kum, veda, yalan varsa işte. Hepsi işte, hepsi benden de geride kaldı.

    Toparlayamadığım kafamı duvara vursam ne olur? Nasıl bir dağınıklık içinde fark edilmeden yaşayabilirim? Kirli bardağımı yıkarsam annem beni daha mı çok sever? Sen, sabahları yüzümü anlamsızca güldüren bir isim olabilir misin yeniden? Seviyorum diyordun, inanılır şey mi şimdi bu?

    Yüzünü yüzüme dayayan bir kediden başkası kalmadı elimde. Elimin, gittiğinden beri tadı tuzu kalmadı. Bir kokun vardı, o da kırıldı. Tüm oda kırıldı mesela. Tüm gece üzerime yıkıldı durdu iki saniyenin arasında. Ne yana dönsem sönmeyen bir mumun gözümün önünde ışımasıyla kızdı durdu Meryem de bana. 

    İnsanların seni soracağı tuttu. Tuttum kendimi iki yastığın arasına gizledim. Sahil boyunca yürüdüm, binalardan bir halt göremedim. Belki üşümüşümdür, belki tüm bu ara sokaklar da kaçayım diye oradadır. Belki seni görebilmek için karşıdan karşıya geçerken önce sana sonra sana sonra tekrar sana bakıyorumdur.

    Manzaralarım bile lanetli. En mutlu olduğum yer en güvensiz olduğum yer oluvermiş. Nasıl bir çeyrek asırda bu hale gelebildim diye düşünmüyor da değilim. Dünya bile benim inancım kadar bozulmadı. Bir koli ise bedenim, kırılacak onca ıvır zıvırla dolu; önce dudaklarım kırılıyor sonra gözlerim.

    Ne dilediğimi hatırladım kurşun ellerinle etimden vurulduğum gecede. Seni seviyorum çocuk, neden şimdi susuyorsun? 

ONUN UCU KIRIK, ONU ALMA DEDİ ANNESİ VE BEN RAFTA KALDIM

     Nefes alır gibi dairesel genişleyen iklimlerin kurbanı olmuş bir şehre sıkışıyorum. Nefes alır gibi mucizevi ve ne kadar da basit bu yeniden ve yeniden dirilişler. Güzel diye yürüdüğüm yolların kedileri de uçuşmuyor artık karanlık sabahlarda. Elinde yırtık mutluluğuyla sağa sola yıkılarak yürüyen kadınları ciddiye almayın diyorum, onların kayda değmeyen hikayelerine is sinmiş. Onların saçları keçe gibi, elleri çok dikenli, sözleri anasonludur gecelerde. Hep hayali bir sabuna basıp düşerler, hep bir hayalleri kırılır yalnız kaldıkları hecelerde. Ve bilmezler ki ılık gecelerde kapının altından atılan zarflarda tamamlanamayan cümlelerden oluşmuş bir anlamsız veda hutbesi çürümekte. Sulu kara bile sevinen çocuklar gibidir onların umutları. Bugün pazar oysa, bugün tanrıya bile tatil. Katil, kırık bir şemsiyeyle işlediği cinayetinin vicdan azabından kaçarken limana doğru, arkasında bıraktığı delillerden ve bir şarap parası dilenen delilerden, tuzlu tüylerini yalayan kedilerden ve tabanıyla tavanı yıkık evlerden; tüm bunların birinden işte, anılarının en iğnelisinden gözlerini alamıyor. Gözlerini alsa, sözleri kalacak orada. Orada cızırdayan bir lambanın altında hareketsizce durup gidenlere ağlayan ıslak bankın kollarına yapışmış yırtık gazetelere haber, kendine küskün, annesine keder, babasına utanç olarak kalacak. Kemirdiği tırnağı dudaklarının arasından zemine dökülürken, delindi diye çamura sürülerek geçici onarımlara maruz kalmış bir yeşil top, ayaklarının dibine yuvarlanacak. Bazı memleketlerde çatlayan kalplerini bir intiharla çamura süren kadınlar da var; bazı memleketlerde daha acıklı ölür küskün kadınlar. Biraz kırıntı arayan kumrular, güzel kirpikli atlar, kel ağaçlar, bulanık bakan kasabalara karşı; karlar içinde renksiz tırnakları ile gözleri beklemekten yoruldu diye ölen kadınlar da var. Çok ince bir rüzgar var beynimin ovalarında, kadehlerimi uğuldatan ve yalnızlığımla iş birliği yapıp seni hatırlamamı sağlayan. Nereye gitsem küçük kalıyorum, belki de tüm bunlar ondan; ona dokunduğumdan.

ACILARIMIZI GÜR BİR SESLE TEKRAR EDİYORUZ Kİ AKLIMIZDA KALSIN ÇOCUKLAR

    Beni altmış iki kupona dağıtan gazetelerden kese kağıdı yapmışlar sevgilim. Beni dağıtan kederleri görmezden gelmişler. Filmlerden öğrendiğim kadarıyla soyumu bir balyozla kırabilirler; kurşun harcanmayacak kadar değersizim. Bir şeyleri onarıyorlar yine diye bakıp da düşündüğüm sokağın ortasındaki çukur benim mezarım da olabilir; beni olsa olsa bu sokağa gömebilirler. Anılarımla tıkılacağım bir toplu mezar. Şuraya bir koltuk koyardım, pastel perdeler dikerdim. Koltuk V bir koltuk olsun sevgilim, herkes herkesin yüzünü görsün; herkesin yüzündeki kibir dolunay gibi görünsün.

    Önce kalın bir dalın kırılma sesini duydum içimde. Hiç cam kırılmasına benzemeyen bir ses. Benim kalbim olsa olsa ahşap olurdu, yoksa bunca kıçı kırık aşkta nasıl böyle tutuşurdu? Sonra içime yayılan bir asit, yerini tam bilmediğim organlarımı ılık ılık parçaladı. Midem bulandı ama kusmamı engelleyen dev bir öksürüğe kapılmıştım. Dalgalar kabardıkça dibime çöküyordum, yosunlar buradan bakınca salkım söğütleri andırıyordu. Şairler şiirler yazmış, çoğunu şimdi hatırlayamıyorum.

    Yolda yalnızlığımı yüzüme vuran iki gölge vardı sevgilim. Biri benim biçimsizliğimin gölgesiydi, diğeri de sokak lambasının. Seni nasıl sevebiliyor olduğumu sorgular olmuştum. Kalbim şişiyordu, belli ki su çekiyordu. İçime sızan bazı yaşlar vardı kesin, bir kaçak söz konusuydu; ülkede bunun ustası yoktu. Olsalar fiyatlar fahişti; olsalar, kar da yolları kapamıştı zaten. 

    Köpek boklarının üzerini kapayan kabarık karlarda nasıl da zevkle yürüyoruz. Tüm bunların eriyeceğini ve karşılaştığımız manzaranın midemizi bulandırabileceğini düşünmüyoruz bile. Dürüst olayım, ben düşünmüştüm. Her şeyden önce, tüm güzelliklerden önce aklıma karın altındaki çöp yığını takılmıştı. Bir şeylere takılmıştım, duraksamıştım bir an için; belki ellerindi onlar senin. 

    Zihnime monte edilmiş, görünmez, açma kapama düğmesi acılar olan, beni terk etmeyen bir zaman makinem var benim; insanı sadece geçmişe götüren. Orada balık gibi boşluğa açılan ağzımdan “Senin de yalanlarını tanıdım.” dökülüyor sadece, hepsine hem de; hepsine aynı şekilde. Kendimi omuzlarımdan tutup sarsmak istiyorum. Ve bazen de kendime sarılmayı, istiyorum.

    Belki başka hikayelerin kahramanı olmak isterdin, belki saçlarını geriye taramak ve gün batımında gözlerini kısıp sigara içmek. Ama benim hikayelerim tekerrüre takılmış. Ama benim, bir çakı almam an meselesi haline gelmiş. Dışa fışkırmayan kırgınlığımsa sana denk gelmiş işte. Bu yüzden mendillerin hep cebinde kalacak.

    Susmaman lazım daha çok yaşayabilmen için. Daha çok su içmen, daha az göz kaçırman lazım mesela. Sigarasına aşık sağ elimi ısıtabilmen lazım şu içine sıçtığım kış aylarında. Şakaklarıma oturan kalp ağrımı söküp atman lazım ama böyle değil. Sökülmüş bir kalbin yerine çatlak bir bardak konulduğu nerede görülmüş sevgilim? Hurdaya çıkmış anılar rafları mıyız birbirimizin?

    İnsanlar ve iç çekişleri önümden dakika başı geçip gidiyor. İçime çekiliyorum, istersen bir tornavidayla kanırtıp çıkarabilirsin olduğum yerden beni. Cilam çizilir, pulum dökülür,  içim ezilir, façam bozulur ama olsun; zamanla unutulacak kadar küçülecek olsa da senden kalan bir izim olsun.

MEYVE SANDIĞINDAN BOZMA TABUTLAR

    Kırıksız çocukluğuma yakışmayan anılarla defalarca aynı sokak lambasının altından geçtim. Bu sokak hep bir yokuştu, bazı şeyler gibiydi; insanı çok zorluyordu. Bazı şeyler gibiydi işte, insan kendini birden bire yerde buluyordu. Bazı şeylerde olduğu gibi tıpkı; insan sadece kendini suçlayabiliyordu. Kendimi suçluyordum; başka kimsem yoktu.

    Beni orada kendine bulaştırışına bile aşık olabilirdim, kaçamayacağım belliydi. Başka şeylere bakmak istedim, önümü kapatıyordun; göremiyordum. Tam da burada bir köpeğin keskin dişlerinden ve sıcak nefesinden kurtarmıştım elimi, rengim atmıştı; kirece dönmüştüm. Kulaklarıma hiç geçmeyecek sandığım bir uğultu yerleşmişti; sarılacağım kimsem yoktu. 

    Seni özledikçe ıslanan mevsimler hiçbir takvime sığmıyordu. Hep bir çıkıntıydı bu savruluşlar, ayağım takılıyordu. Gözüm uzaklara takılıyordu, bazı nehirler diğerlerinden farklı kokar. Bazı hayvanlar daha acıklı bakar, bazı kuşlar geriye dönerek uçar. Küçük günahlarını unutup büyük hatalarına yıllarca ağlayan adamlar, adamların gözyaşlarını hiçe sayan kadınlar, fırsatçı körebeler ve toprağı tanıyan köstebekler var; hep vardılar. İnsanlar onların varlığına alışıyordu; benim yokluğuna alışabileceğim kimsem yoktu.

    Mimlenen evlerin ve inleyen istasyonların çok uzağında yaşıyorduk; belki bu yüzden bir gece tereddütlü uykuların ortasında apar topar götürülmek ve geride en önemli şeyleri unutarak sürgün gibi gitmek nedir bilemedik. İleride anlatacak acıklı hikayelerimiz oluşamıyordu, zaten hikaye anlatacak kimsem yoktu.

BAZEN GÜRÜLTÜLÜ BAKIYORDUM YUVARLANAN BİR PET ŞİŞE KADAR

    “Bir gün elleri saçlarımda kilitli, yüzümü duvara sertçe dayayıp ‘Bozuk sütü lavaboya dökerken gördüklerine hayran kal güzelim. Sendeki küfü seviyorum ben, bir daha lütfen yumuşak fırçalarla fırçalama gözlerini. Kirpiklerinle süslediğim dilimi damağım boyunca yuvarlayıp tadına bakacağım şimdi. Ağlamayı kesersen sana bir daha vuracağım. Evin içine sineklerimi salacağım. Perdeleri sıkı sıkı ört, kasıklarını görebileceğim bir yere koy, içimdeki canavarın bıyıklarını okşa biraz. Belki bir gün kendimi bulabilirim ben de, ağzı sıkıca kapatılmış kavanozlardan birinde.’ dedi, ben de bunu aşk sandım, hiç mi hiç bilmediğimden. Çocukken buz kalıplarını da yalardım, dondurma diye elime verildiğinden. Dilimin acısından duramazdım, çocuklar nasıl severdi dondurmaları; anlayamazdım. Hep bilmediğimden, hiç bilmediğimden, bilmediğimden işte.” diye anlattı kadının gözleri; bilmediğim bir dildi gözlerinin dili, kaçmak istedim.

    Bu benim hikâyem değil ulan, neden bana bulaştırıyorsun eziyeti demek istedim. Bana benzeyen ya da benzemeyen her yutkunuşunun zifirinden kaçmak istedim. Ayaklarım çok derine kök salmıştı, belli ki acılarının gübresi zemine derinlemesine işlemişti; verimliydi.  Yanımda biri belirdi, sen değildin. Kimdi?

    Sanırım başkasının bahçesindeyiz dedim yanımdakine. İki elin vardı senin, neden biri elimde değil diye içerledim. Yanımdakine git dedim, sen yoksan bir başkası neden var?  Birileri ormanın derinliklerinden uğuldayarak geçmişlerini, anlattılar. Böyle zamanlarda kaçamayacağımı öğrenmiştim, denemedim. İlerledikçe silindi tüm hatları ormanın, sert bir beyaz beni kucakladı. Gittikçe donuyordum; dönersem nereye çıkardım bilmiyordum. Gittim, seni özlediğim bir güne gömüldüm.

    Gittim, seni özlediğim bir güne gömüldüm. Sırtım kaskatı, gözlerim kuru, boğazımda yutulmayacak bir nefesle alarmın sabahı inleten sesinin yirmi ikinci saniyesinde güne uyandım. Yanımda değilsin, nerede olduğunu bildiğimi düşünmek sadece içimi rahatlatıyor. Sonra kargalar, sonra ayaz, sonra biraz akşamdan göğe çakılı kalmış ay ve uzaklardan duyulan bir avaz; sabahın yedisinde gemiler çığlık atıyor. Benim kâbusum geride kaldı çoktan, kimileri mutlu rüyalar görüyor.

    Yol boyu düşündüm, bu battaniye sensizken ısıtmıyordu demek. Demek bazı eşyalar bile eşyalığını düzgün yapamıyor. Her şeye anlam katmak için bir his lazım demek. Belki âşık olmak lazım, belki öfke duymak lazım.

    Yazmaya vaktim yoktu ama seni özlemeye vakit ayırabiliyordum.

    Akıl hastanesi odasının duvarlarını kaplayan beyazlıkta bir sürü sinek, bir sürü sana yüz çevirmiş göz, tuz, sidik ve her şeyden habersiz sincaplar. Bunları düşünüyordum biraz, sonra seni özlemeye devam ediyordum. Seni özlemek mi küçük bir molaydı yoksa tüm bunlar mı seni özlediğim vakti bölen yanlış telefonlardı bilmiyorum. İnsanların derisini bir kasnağa germişler de işliyorlar gibiydi sanki; korkuyla ve yoğun nefretle. Burası pembe bulutlu bir gök de olabilirdi, kuşları insanların kafalarına sıçmayan bir gök. Zeytin yiyerek mutlu olan insanların hikâyeleri kulaktan kulağa yayılabilir ve biraz umut üreyebilirdi sanki. Umut, yararlı bir bakteri bile olabilirdi.

    Şimdi oraya oturmuş bir parçacık hayalinin çaprazına sinip, sende neyi sevdiğimi düşünüyorum. Sende neyi sevemeyeceğimi, neden bir gün kovalayabileceğini beni. Ama sen diye başlayabilecek cümlelerini, çünkü diye devam edişini ve artık diyerek noktaya yaklaşıyor oluşunu; düşünüyorum. Yanımda olsan, konuşurduk; düşünmeden konuşurdum, arka arkaya arka arkaya arka arkaya bir sürü saçma sapan cümle kurar ve derdimi anlatmaya çalışırdım. Birilerinin dokunmayı unuttuğu bir noktana dokunur, unuturdum kendimi. İki kıta gibi ayrık dudaklarına bakardım, kelimelerin önemsizleşirdi, aklımda sadece seni öpmek olurdu. Aklım, uçuruma yuvarlanmazdı. Aklım hacıyatmaz olurdu. Aklım; su sızdırmaz, elektrik kaçırmazdı. Yanmaz ve yapışmazdı.

    Göğsünün sarhoşu olamayınca içtim işte. İşte sensiz, böyle geçiyor zaman. Karanlık, kâbuslu ve kuruntulu. Her zamanki gibi işte, tıpkı eskisi gibi, yoğun işkenceli. Sanki binlerce çocuk aynı anda ağlıyor gibi, çıldırtıyor beni.

ÇOCUKLAR SEVDİM, ELLERİ BİÇİMSİZ DİYE BÜYÜMEYİ REDDEDEN

    Öyle herkesin önünde çıplak ayaklısın, yapma. Arkasına gizlendiğin perdeler çoktan tutuştu; bırak, bu gece tavana yükselsin gözyaşlarının alevleri. Tepetaklak bir şehirde kimsenin kimseyi sevemeyeceğini çoktan fark etmiştik, şimdi bir daha altını çizelim. Şimdi fosfor ve kağıt kesikleri lazımdır belki bize. Bize, birbirimizi özlemek için zaman veren bir evren lazımdır belki. Gerçi, bizden başkası öldürmüyor bizi. Yani belki tanrılara inanmak gibi, öyle hayallere inanırız biz de aklımızı yitirerek.

    Bırak biraz pencerelerine yoksulluğunun, kar yağsın. Ne ıslak ne de kuru bir sabaha uyan; beni düşün. Kimlere benzemediğini ellerimin; gözlerimin hangi yırtıcı kuşun ağzını doldurduğunu düşün. Benim ağzımı dolduran onca kelime var, kusmak için kendi umumi tuvaletime koşturuyorum, dehliz ve kibir şelalesi içerisinde dibe yüzüyorum ve inan nabzımın ritminden nefret ediyorum.

    Bir geçişken mevsimin ardında gözlerinin bordosuna bakıyorum. Oradan bir şeyler geçiyor; aksak bir tren geçiyor sanki, bozuk paralar ve yanlış anlaşılmış filmler geçiyor. Bir çocuk inadında kanatlanıyorsun çoğu zaman. Ellerin solgun bir yaprak gibi göğsüme dökülüyor. Bazen önemi yok işte, bazen önemi yok hiç. Bazı şeyler de çok önemli, unutalım gitsin onları. Aramıza sokuşturduğun o duvar da nesi mesela; kaçak bir inşaat mısın, kiremit kırıntısı mısın, ısırgan otu musun? Belki bir köşebaşı lambasısındır gelenin geçenin tosladığı. Sana sarılırdım ama karşılıksız kalırsın.

    Bana biraz gün ışığı, bir de neşter. Belki sıvasız düşler ve keder. Çoğu zaman sırtını yasladığı duvara küskün kediler. Kesinlikle küçük mucizeler ve azizeler. Solgun çiçekler, ıslak köpekler, rutubetli evler, topuğa saplanmış paslı raptiyeler, sabah ayazı, kış kasveti, göğün çatlak tavanı ve şelaleler… Bana biraz bunları ver; bırak nefesinle birlikte kapı önlerime ya da yamalı ellerime. Açıklamasız ve açık kapısız kalayım.

YÜZÜN ÇOK KAYALIK, GÖZLERİN DE DENİZ KESTANESİ

   Tüm atları ikiye bölük çayırlarda elmaları dörde bölüp altı kişiye paylaştırıyoruz; evet, diğer ikisini hiç mi hiç sevmiyoruz. Onlar olamadığımız kadar aşık, olamayacağımız kadar mutlu. Daha sonra da bir pamuk prenses masalı yaratırız, hayvanların kalplerine kıyamadığımız. 

   Kendini taşa çevirip de muhafaza ediyormuşsun rüyalarımın agoralarında. Bunca fotoğrafa gerek yoktu ki seni olduğun gibi hatırlayabilmem için. Sen son günlerinde biraz kendin olmuştun mu ne? Biraz yalana tutkun yani, biraz kendine peygamber. Benim son günlerim çok turuncuydu, istesen çil bile çıkartabilirdi göklerim. 

   Çok büyük bir boşluk bulmamız gerekiyordu kargalar da düşebilsinler diye. Sonra belki birkaç kutsal kitap düşürür senin sevgili tanrın bize dedim, gülümsedin. Senin gezegeninde boş zaman Meryemlerini sevmiyorlardı belli ki. Senin gezegenin kumla örtülü bir patates tarlası. Senin gezegeninde aşık atları vururlar bayram arifelerinde.

   Kuşlokumu ve kendime ait olmayan bir çocukluğun babaanneleri ile aslında çok erken verilmiş kararlardan ve Kikimuş isimli siyahi bir tanrıdan konuşuyoruz. Şimdi ona Gece diyorlar. Şimdi ona Gece, bana da insan diyorlar. Derimi pürüze boğan binlerce görünmez böceğin arasından geçerek sana sığınıyorum.  Kendi gölgeme gerecekler beni.

   Kendimi kanına gizledim, kurtulamayacaksın benden. Sana sevmediğin şairlerin şiirlerini okuyacağım, uykunu böleceğim, durmadan konuşacağım ve gitme diyeceğim. Gitme, gözlerine inen perdeler toza bulanmış; ağlarsan çamura batar bu hikaye. Balçıkla sıvanmış bir güneşe tapınır ve ibadet olsun diye civciv besleriz.

   Bilmediğim bir günün öğlesinde oturup tüm mektupları yırttım. Konuşarak bir şeyleri boğulmaktan kurtarmaya çalışmanın ne kadar yararsız olduğunu anladım. Notalardan ve kahkahaların samimiyetinin gerçekliğinden bir bok anlamadan uzun yıllarımı tamamladım. Tamamlandım en sonunda yağmurun sararttığı bir kaldırımda. Sesini yükseltişini hatırladım, ağlamadım.

   Yalnızlığı kendimden daha çok sevdim. Sevmeyi sindirdim ve şekillendirdim. Dedim ki gitmek dediğin iki hecedir ve insan azmederse iki gece boyunca içerek gitmeyi becerebilir. 

ELEKTRONİK İSA

   Kim dedi ki inanamayacağımı, bir kar biter ve başka bir ülke başlar. Kimisinin de bilinmez bir uçurum sevdası ve sütsüzlükle kutsanmış akşamları var. Bir defterin sayfalarını şekilsizce yırttıran ayrılıklar ve tüm anıları tekrar tekrar hatırlatan dipsiz çınlamalar. Köpeklerin susup da kuşların koroyu devraldığı saatlerin beş dakikalık boşluğunun sessizliğine haykırılmış birkaç gitme var. 

   Sanıyorlar ki insan istediği için gider.

   Sokağı bitirip denize başlıyorum, tren de geçerse manzaramız tamam. Hışırdayan ağaçlarla bir filmi paylaşıyorum. Beni izlemediğini yanındakinin yüzüne dikkatlice bakışından anlıyorum. Soruyorum, tüm bu mumlar niye eriyor? Niye erir ki tenler ve tekerrürler? Suskun elçiler ve kış gelince ölen yaşlı diriler. Kendini değiştiremeyişinle ve özleyişlerinle, suskunsun. Suskundur zaten tüm göçebeler. Anlatılacak hikayeleri üst üste dizilidir ve bu yitikliğin en başı, en altında kalmıştır anılar yığınının.

   Kendi tuzağına düşmüşsün geceler boyu.

   Bir rüyaya gömer o tüm ölü kedilerini; yosunlu göklerini ve sıkışmış çekmecelerini. Kapısında kalmış çoğu aşkının. Çoğu hikayeye figüranın da figüranı olarak başlamış. Çam ormanlarında kaybolmuş bir dönem, bir dönem kendini hep kozalak sanmış. Yıldızlı gecelerin nasıl koktuğunu ezberlemiş; dolunayın neden bu kadar kimsesiz olduğuna üzülmüş kendisini unutup. Kendisini de zaten, bir bekleme salonunda unutmuş, herkes gidip de yalnız kaldığında; en sonunda.

   Bir zarfa sığdıramazdım diye yazmadım çoktan unutulmuş olan yalanları.