ÇAYIRLARDA UÇURTMA UÇURUP BİRBİRİMİZE SÖZLER VERMEKTEN DAHA FAZLASI BU

Bir kış günü patlayan tomurcuktur aşk.

(Rüyalardaki sonsuz beyazlık uykularına ve dalgalarda şıkırdayan çakıl taşlarına hizmet eder.)

 

Kötü olana gözü kör bakıştır uykun.

(İnsanın etine böyle zamanlarda yapışıyor, olduğunuz yerde soğuk bir huzura bağlıyor sizi.)

 

Geceden kalan saçların dalgalanışı.

(Ölürsem diye üzülüyorsunuz, bir gün önce hayatın hiç mi hiç değeri yokken.)

 

Ellerinin cüssesine ihaneti affedildi.

(Ölürsem ve özlemeye devam edersem, geri dönemezsem?)

 

Her pencerenin en kirli camıdır hüzün.

(Ama tüm gazete kâğıtlarında seri katil ilanları, ama tüm sular aslında yosun.)

 

Yoksan var olmamın ne önemi olabilirdi.

(Ayaklarım uçmayı öğrendi seni gördüğüm anda.)

 

Uyumakla uyumamak arasında kalır yatak.

(Duvardan hiçbir gölge geçmez böyle zamanlarda kafa dağıtmak adına.)

 

Gidersin korkusuyla açıklamalar biriktirdim.

(Bilmiyorsun ama ben, ama ben diye başlayan cümleler kuruyordum.)

 

Aynı sokaktan defalarca geçebilirim sana varıyorsa.

(Kendimi geride bıraktığımda iyi bir insan olabiliyorum.)

 

Lütfen bulaştır bana tüm gülümcül anıları.

(Tarihin tekerrür etmeyişiyle övünürüm bu sefer.)

 

Sen istiyorsun diye su bile içebilirim.

(Saçlarımı uzatabilirim, daha çok gülebilirim.)

 

Loş ışıkta tanrıdan çok kendin gibisin.

(Birden boşalıyor gökyüzünden güvercinler ve gezegenler.)

 

Bir filmin en kısa sessizliğisin.

(Geçip giden kibirlerimi izliyorum omzuna yaslanıp.)

 

Talan evlerde yankılanırdı umut.

(Böyle rüzgârlı bir günde birkaç tanrıya inanasım geliyor seni gördükçe.)

 

Seni seviyorum.

(Seni seviyorum, sıkıştıramam bunu.)

 

 

ÖLÜ TAKLİDİ YAPARSAK DOKUNMAZ BİZE MUTSUZLUK

Oralarda birileri var, başka isimlerle çağırılan.

( Daha çok adım vardı bir ara, arındım ama.)

 

Çok yaşlandı ve geceleri ılık süt içer oldu ruhum.

( Biraz daha düşünürsem kendimi imha edeceğim.)

 

Daha çok, daha çok, daha çok da yansıtabilirdin bana beni.

( Kırık aynasısın tavan aralarımın.)

 

Sen orada öylesin.

( Ben burada böyleyim, değişmiyor.)

 

Senin içinde ölmesine rağmen gülümseyebilen tüm ölü kediler gizli.

( Benim için zor oluyor suyu buharlaştırıp tuza ulaşmak.)

 

Çıkardığın sesler yağmurun ne zaman yağacağını gizliyor.

( Yağmursuz da yaşarım ama kulaklarım uğulduyor.)

 

Bugünün ne önemi var, yarınların da katili benim.

( Benim nefes nefese ölebilme şampiyonluklarım var.)

 

Baktığım her şey yabancı.

( Birileri arkamda bıraktığım parmak izlerimi siliyor.)

 

Kirece bula, öyle göm beni.

( Çamaşır suyu sökmez üzerime işlemiş lekeleri.)

 

Kimse kimseye yirmi dört saatlik bir mutluluk vermiyor.

( Kimse kimsenin can simidi değil ki.)

 

Dişlerim kazıklı humma, tırnaklarım kuduz.

( Seninse ıslığın mülteci, gözlerin esir.)

 

Suya dokunuyorsun, kalbim dalgalanıyor.

( Her dişimi sıkışım bir kalp sıkışmasıdır.)

 

Akmıyor dilimin ucuna gelenler istediğim gibi denizlere.

( Bir baraj kuruyorsun içgüdüsel, kuraklığa en çok sebebiyet vereninden.)

 

Herkes aynı hataya düşüyor akşam olunca.

( Güneş doğunca uyanmayalım diyorum içimden, çok utanıyorum.)

 

Ama böyle yaparsam toprak betonlaşır.

( Kök salamazsın, kök salamam; salınamam rüzgârı bol ovalarda.)

 

Hangisiydi en boktan günü saçma sapan ömrümün?

( Bir ambulans sesiyle konuşuyorum, neye geç kaldığımı fısıldıyor.)

 

Her şeyi yarım yamalak anılara tamamlıyorum.

( Geçecek bir gün ama bugün olmadığı kesin.)

 

Neden oyuncağı olsun yaralı fareler kedilerin?

( Ben seni neden sevdim, buna gerçek bir sebep uydurabilir miydim?)

 

Yol ayrımları daha da belirginleşiyor böyle çürük limon havalarda.

( Tüm toplu acıma araçları grevdedir belki.)

 

Hastane kokuları yükseliyor böbreklerimden göğsüme.

( Ağır yaralı bir hastasısın en kalabalık koğuşumun.)

 

Adresimi yüzümden, gölgemi zeminden kazıdım.

( Artık bulamazlar beni.)

ÜZERİNE LİMON SIKTIM SEVGİMİN, KARARMASIN

  Bir lekedir şimdi gördüğüm bu görüntü. Kimin yaşanmışlığı bu, sahipsizliği kimin?

 Teki bulanık ve teki aralık bakan gözümle tülün üzerinde ölüp kalmış sineğe dalıyorum. Gördüğüm her şey şekeri düşmüş bir ihtiyarın gözlerinden. Sinek, sanki her an hareket edebilecekmiş gibi duruyor. Kat hizmetleri bilmediğim bir dille kapıyı çalarken yorganı ayaklarımı açıkta bırakacak kadar başıma çekiyorum. İçimden küfrediyorum. Dışımdan etsem anlayacaklarmış gibi sanki.

 Bisküvinin kutunun içerisinde kalan kırıntıları işaret parmağımı yalayarak bir araya topladım. Şükrettim, şükretmek yoksunlara mahsus. Bavulun dibinde posası kalmış bir ihtiyar gibi duran son temiz ve buruşuk elbiseyi de alıp banyoya girdim. Fayanslardaki sabun artıkları fal bakmaya müsait bir hal almıştı. Başımın üzerinde uçuşan yarasaları elbiseyle kovaladım. İlk adımım kaygandı, başımı küvetin köşesinde affedilmeyi dileyen bir çocuğun annesinin dizine ani kapanması gibi dayadım. Her şey uğuldamaya başladı, çanlar uzaklaştı ve gölgeler yakınlaştı.

 İmdat zilinin ipi, olabildiğince uzağımdaydı. Şakağımdan kulağıma damlayan kan, sıcaklığını yitireli uzun zaman olmuştu. Sabuna ve soluğa dokunmadan küvetten doğruldum. Varlığı bir işe yaramadığı için kesilebildiği kadar kısa kesilmiş saçlarımı elimle taradım. Nefesimi gerçek sahibinin ellerine bıraktım. Nemli elbiseyi üzerime geçirdiğim gibi odadan çıktım. Anahtarlarım büyük ihtimalle odadaydı.  Anahtarlarım, kim olduğum, nereye ait olduğum, teki yatağın içinde uyuyan çoraplarım… Her şeyim odadaydı. Bir ben dışarıdaydım. Dışarısındaydım hayatımın. Tamamen hatasız ve gerekenden fazla vicdansızdım.

 Gel artık dedi. Şimdi seninle konuşmanın sırası değil bakışı attım gökyüzüne. Beni duymadı, beni anlamadı. Gel artık dedi. Bilmiyorsun, ben bir süredir başka bir ülkedeyim, geri gelmeyeceğim. Kilisenin bahçesinde birkaç yosunlu mezar vardı. Ruhunafatihasız da ölünebiliyor işte diye düşündüm. Ruhunafatihasız da çürüyebiliyoruz. Birkaç kilitsiz bisiklet bana göz kırpıp duruyordu, dikkatimi dağıtmayın, dikkatimi dağıtmayın; yapmayın. Bisiklete de binemem ki ben hem. Sadece düşebilirim, bu benim en büyük meziyetim.

 Parmaklarım kaşınıyordu. Çamura bulanmış ayaklarım su toplamıyordu sanki, tomurcuklanıyordu. Hayali kurşunlarından kaçıyordum birilerinin. O birileri ki, belliydi, beni hiç sevemiyordu. Nehre atladım; bulanık ve soğuk. Bu, ağzının içerisinde öfke gizleyen birinin gözleri gibi. Kollarım yorgun hatıralarımı benimle birlikte sağa sola sürüklemekten, yüzemiyorum. İşin tuhafı batamıyorum da, öylece sürükleniyorum. Güneşin üzerine çektiği bulut perdeleriyle, tanrı son kıyağını da yaparak zaten yarım yamalak gördüğüm önümü kararttı tamamen. Yağmur yağacak, daha temiz ıslanacağım.

 Benim adım … dedi. Memnun oldum şeklinde başımı sallarken kolum benden izinsiz …’ya uzandı. Şimdi adımı söylemem gerekecek. Şimdi adımı, adımın anlamını, kim olduğumu, neden burada olduğumu, nereye gideceğimi, kimlere sığınıp kimlerden kaçtığımı söylemem gerekecek. Adımı hatırlasaydım gerisi gelirdi eminim ki. Ancak sadece kendi adımı da değil, bana ait kim varsa hepsinin adını unuttum. Hepsinin yüzleri birbirine benzedi. Hepsinin kokuları ekşidi. Bir tek …’nin kokusu vardı yeryüzünde, dayanılmaz ve inanılmazdı.

 Boynumun aynı yerinde, aynı şekilde beliren kırmızı leke bana sadakatini bir kez daha ispatladı. Yıllardır beni terk etmeyen bir o var bir de huzursuzluklar.  Vitrin camlarından kendime bakıyorum. Bu cümleleri bana kuran ve beni bu cümleleri kurmaya zorlayan da kim? Gülümsüyor, onu tanımıyorum. Ama koşarsam mutlaka eksik bir kaldırım taşına takılırım, yarım yamalak yuvarlanırım. Ama koşarsam mutlaka freni patlak bir araba öper beni kuytularımdan, çok utanırım.

 Olmaz sanıyordum, bilmiyorsun, ben bir süredir başka bir ülkedeyim. Geri gelmeyeceğim. Bir masala inandırdım kendimi, bacaklarımı kesseler hissetmeyeceğim. Bilmiyorsun dedim, gel artık deyip durma boşa. Farkında değildin ve birini yarattın. Farkında değildin ve ben ona çok alıştım. Başka bir sesle konuştum, daha başka cümleler kurdum. Kendi belime sarıldım ve ona âşık oldum. Kendi elime tutundum ve doğruldum. Bir süredir başka bir ülkedeyim, beni soluk geçmişime bağlayan anahtarlarımı ve yarım yanlarımı odada unuttum.

  Bir lekedir şimdi gördüğüm bu görüntü. Kimin yaşanmışlığı bu, sahipsizliği kimin?

Benim değil artık, artık benim değil.


RAFA DİZDİM EN SONUNDA BOŞALMIŞ SADAKAT KAVANOZLARINI

  Sanki sussa ne olur?

  Bir tüy uçuşur, bana ait değil bu da. Pazartesi günlerinin olağan geçmek bilmez saatlerinin en rutubetli anında pencereye hızla çarpan ve kalbimi yerinden söken kargaya bir çift sözüm vardı ama korkuyla unuttum. Dehşete düşen gözlerim var benim, senin bile henüz görmediğin.  Filtresi kuru sigaramdan bir nefes daha alıp düşünüyorum. Zifir kustuğum rüyalarımın beni terk etmemesi neden? Herkes terk etmişken hem de, hem de herkes ölüp gitmişken?

  Babamın bir tütün kutusu vardı bir de puro içen küçük ve göbekli adam biblosu. En çok o biblo tüterken heyecanlanırdım. Annemin minicik sepetleri vardı renk renk. Kendimi hep o sepetlere sığabilecek kadar küçük doğmuş sanıyordum. Çocuktum işte. Sürekli bir şeyler olacak ve dünyam değişecek sanıyordum. Hayalperestlikten uzaktım. Bebeklerimi konuşturmazdım, saçlarını tarardım sadece. Annemin diktiği kostümleri giydirirdim. Ama açık olayım, birkaç kez kedileri konuşturdum. Bir keresinde ölü bir kediyi konuşturarak ona hangi arabanın çarptığını öğrenmiştim. Ama bu bizim sırrımızdı, sırlar saklanmak için varlardı.

  Aklım karışıyor öyle konuştuğunuzda diyemiyorum. Aklım çok karışık. Aklım darmadağınık ve tozlu bir kitaplık gibi. Bilmediğim dillerde kitapların çürüdüğü. Açıp son mektubumu okuyorum. Kendim bile anlamıyorum, iyi ki bu birine ait olamadı. Ensemi seviyorum, şiiiişşş geçecek hepsi.

  Yine şimdi tam da olduğu gibiydi ama bir farkı vardı sanki. Huzursuz hissediyordum yine ama başka sebeplerim vardı. Yine griydi hava ama başka zamandı. Yine aynı renge bürünmüştüm ama bir başka hataydı. Benim çiçeklerim mısır konservelerine ekiliydi. Benim çiçeklerim çok çabuk soluyordu ve çileklerim tatsızdı. Hiçbir kumru yumurtasını benim gözümün önüne koyup da uçmuyordu. Güveni sıfırdı bana hayatımın. Benim başardığım, benim başaramadığım.

  Ne lüzumu var halıların? Perdelerin hele? Hele terliklerin, çorapların? Saçların ve kaşların? Ter bezlerimizin ve kırılmaya eğilimli kemiklerimizin? Düşmüştüm, tek basamağı bile kendi kendime çıkamıyordum. Kendi kendime konuşabiliyordum ama. Salak karı, salak karı… Ne vardı sanki?  Zamanı mıydı?

  Birbirine benzemeyen yastıklar öbek halinde yerlerde, koltukların üzerlerinde, yatakla yorganın arasında, kasıklarımda. Uyuyamıyorum. Yüzden geriye defalarca sayıyorum, aklım yine karışıyor. Yirmi yediden önce ne geliyordu unutuyorum. On sekizden önce kapıyı kim çalıyor? Beşe geldiğimde ayaklarım yere basıyor. Buzdolabında su yok. Portakal yiyorum, tatsız ve susuz. Üzerine bir çikolata. Üzerine biraz ne varsa. Üzerime üzerime devrilen kartonpiyerlerin arasından gülümsüyorum. Bir gün öleceğimi biliyorum, ama şimdi değil diyorum. Tatsız şakalarınızı da alın ve gidin lütfen.

  Ve ağzımın tadını geri verin. Ve gülüşümü plastiklikten uzak. Ve kalemsiz kâğıtsız düşüncelerimi, uçuşmayan. Uyandığımda bulanmayan midemi, aklıma geldikçe titremeyen ellerimi, serçe parmağı hissizleşmemiş ayaklarımı, yük taşıyabilen ve sarılmalara karşılık verebilen kollarımı. Boşluğa ve hiçliğe bakmayan gözlerimi, güzeli duymaya alışık kulaklarımı geri verin. Dedim. Hepsine dedim bunu ama kabul ettiremedim.

  Lafı eveleyip geveledi. Durmadan masaya baktı. Masayı yakabilecek kadar derin bakışlarının ardında birkaç kırık dökük hatıramız vardı. Dedim ki gidebilirsin. Dedim ki alıştım ben artık. Dedim ki sikeyim böyle kaderi.  Dedim ki kırmak istiyorum kafanda kadehi. Dedim ki gidebilirsin, karıştım. Dedim ki karmakarışığım ve buna alıştım.

  Bir fare hızla yanımdan geçti. Beni selamlamayı unuttu şapşal. Oysa çantamın dibinde fındık fıstık kalıntıları vardır her zaman. Önüme gelen herkesle her şeyi paylaşmayı alışkanlık haline getirmiştim, o karlı çıkacaktı sonunda ama, selamsız işte. Fare tüyünden daha kısa saçlarım beni rüzgârdan, yağmurdan, olmayan güneşten korumadı. Kafama geçirdiğim bere beni lösemililere benzetti. Kendimi selamladım. Kendi sırtımı sıvazladım. Bu kısa boylu bir kadın için büyük başarı.

  Köşede duran gitarın teli kopuk. Sehpada duran vazonun içi boş. Televizyonun yanından bana bakan kedi taştan. Bu evde ben de dahil her şey işlevsiz. Maket hayatlarımızın birer kopyası olup çıkan aksanımızla konuşuyoruz seninle. Naberi nasılsını yok hiç sohbetlerimizin. Ben ben diyorum sen ben diyorsun. Ben gün diyorum sen emek diyorsun. Ben yeter diyorum sen abajur diyorsun. Gülüşüyoruz. Kimsenin anlayamayacağı fıkralardan birkaçı geçiyor aklımızdan ve yine gülüşüyoruz. Ama ne gülüşme… benim bacaklarım dökülüyor senin dişlerin.  Benim gözlerim içe gömülüyor senin kalbin. Biri duyarsa bizi, eriyebilirim. Biri duyarsa bizi, kaçıp gidersin.

  Anlamsız anlamsız hırıltılar çıkartarak ilerliyor önümdeki yaşlı adam. Boğazını temizlemeye başlıyor, asfalta güzel bir konuşma yapacak şimdi. Eyyyy sürüngenler diyecek, eyyyyy benden beter kokan kır çiçekleri. Bitirdiniz ulan beni diyecek, bitirdiniz beni. Hele ki sen diyecek sokak lambasına, sen her şeye şahitsin it! Neden konuşmadın, neden anlatmadın onlara? Elimde bir silah olsa tereddüt etmezdim hiç. En güzel hediyeyi bir öpücük gibi kondururdum şakağına.

  Ölüm dedim ihtiyara. Ölüm, kuru ayaz bir gecede tüm çamlar sallanırken köklerinden, tüm bebekler terlerken, tüm güvercinler gizlenmişken gelir. O anı ikimiz de göremeyeceğiz ama. Sen yedi yüz yaşına kadar acıyacaksın, ben üç yüz yaşıma kadar ağlayacağım.

  Sanki sussa ne olur?  Nasıl olsa eninde sonunda mutsuz olacağım. Sussa ne olur? Biraz kıvrılıp uyusam ve unutsam? Biraz unutsam ve uyusam? Biraz yaramı kurutsam? Ne olur? Tam kâbuslarımın içine dalacakken gözümün önünden kızıl yeşil bir tüy uçuşur. Bana ait değil bu da. Ne kendim ne kimliğim ne de kemirgenlerim.

BİR GÜN BATIMIDIR TEZGAHTAN DÜŞEN PORTAKAL

Saat altıydı ve hava yine karanlıktı.

 Şehre akli dengemin yerinde olduğunu belgeleyecek bir doktorun odasına girer gibi büyük tereddütleri sırtlayarak usulca girdim. Bavulum her zamankinden çok kin ve her zamankinden çok kimin bu çileler acaba doluydu. Ağzımda tadını kaybetmiş bir sakızı nereye tüküreceğimi bilemez halde insanlardan uzaklaşmaya çalışıyordum. Çöp tenekeleri rüzgârda sallanıyordu, şehir kuşsuz ve kuşkusuzdu.  Bavulumun tekerleği neden orada olduğunu kimsenin anlayamayacağı ve kimsenin de sebebini açıklayamayacağı halıya takıldı. Sırtımdaki ter, bu sarsıntı ile belimdeki gamzelerden birinde dinlenmeye başladı. Kaburgalarımın içine hapsolmuş kalbim silah yakalamış bir dedektör gibi ikaz vermeye başladı. İki büyük köpek kulaklarımda havlıyordu, şimdi yakalanmıştım işte. Şimdi kendime, kendi bozduğum yeminlerime yakalanmıştım. Burada ne işim vardı benim, geri dönme kararı alabilmek için çok mu ilerlemiştim? Arkamı dönüp geldiğim yöne baktığımda birden başım döndü. Ucu bucağı gözükmeyen bir koridordu sanki geliş yolum ve insanlar yerlerinde durmuş sadece boyunları büyük, gözleri gözlerime hiç ama hiç bakmadan beni yargılıyorlardı. Mahkeme kararı geri dönüşümü yasaklıyordu, gitmekte serbest, dönmekte imkânsızdım.

Şehre çalıların arasındaki vahşi yavru kediyi korkutmamak için çıt çıkarmadan ilerleyen çocuklar gibi nefesimi tutarak girdim. Saat altıydı ve hava yine karanlıktı.

BAZI GÜNLER AKLIMI KARIŞTIRIR TEK BACAKLI GÜVERCİNLER

 Sarhoştum ve ne yaptığımı çok iyi biliyordum. Ertesi gün kendime söyleyeceğim yalanlarımı imha ettim. Büyük kıvılcımlar saçarak iki yanıma devrilen iyi ve kötü melekler kül olurlarken çakmağı aslında çoktan fırlatıp attığım çantamın içerisinde arıyordum. Kendi kendime konuşuyor olmamın bir önemi yoktu. Önemli olan konuşabilecek gücü bulabilmem ve bu gücü kendi üzerimde gerekli olmadığı halde kullanabilmemdi. Delikanlılığın kitabına yakışmayacak tüm eylemler bana çok yakışıyordu. Çok büyük ve ağır bir şapkayı üzerindeki ıvır zıvırlar dökülmesin diye çok dikkatlice taşıyor gibiydim. Dilimden düşmeyen bir küfür vardı, anlamını hiç kestiremediğim.

 Sarhoştum ve durmaksızın yalpalıyordum. Gıcır gıcır ayakkabımın topuğu bir mazgala takılıp boydan boya çizildi. Bileklere atılan ancak beklenilen seviyede kan boşalmasını sağlayamayan bir çizik gibiydi. İnce, çirkin, biçimsiz. Paltomun yakasını kaldırdım, rüzgâr kulaklarımın içerisinde rehin kaldı böylece. Durmadan kendisini tekrarlayan bir ninni gibiydi. Tüm bunlar uyumam için. Tüm bunlar zorlandığım şeyleri becerebilmem için birer destekçi.

 Sarhoştum ve kekeleyerek konuşuyordum. Büfedeki adam gözlüklerinin üzerinden aşağılarcasına süzüyordu beni. Aklından geçenlere hayali bir orta parmak çektim ve sana bozuk para vermeye çalışıyorum adam dedim. Ama bozuk bu paralar. Her sayışımda başka meblağ çıkıyor. Adamın gözlüklerini aşarak gözlerime dayanan gözleri bana bir kendine gel artık bakışı fırlattı. Tamam dedim tamam… Cebimde ele kâğıt para hissi veren ne varsa bankoya koydum. Mektup, boş kâğıt, boş sigara paketi, boş kimlik. Bomboşum. Bomboşum ve bu mektubu neden cebimde taşıdığımı bile hatırlayamıyorum. Üstü kalsın dedim. Kendine güzel iç çamaşırları alır belki senden umudunu çoktan kesmiş olan karını kendine bağlarsın.

 Sarhoştum ve nereye gideceğimi çok iyi biliyordum. Kapıdan girdiğim ana kadar ayık kalabilmek tek hedefim olmuştu. Kendime başka bir hedef belirleyemiyordum şimdi. Belki anahtarı sessizce kilide sokmak da bir hedef olabilirdi benim için. Asansörü doğru yerde durdurmak ve ayakkabılarımı çıkartıp da öyle uyumak. Düşünüyordum; sevdiğim tüm yazarlar çoktan ölmüştü. Sen hala niye ölmüyordun?

TRANSPARAN RÜYALAR

 Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Zamansız çıkarttığım çoraplarım koridorun zemini dudaklarıma kadar ulaştırdı. Yatağımdaki ılıklık, uykunun şefkatindendir sandım ama değildi. Elim nasıl bu hale geldi, benden bu kadar kan nasıl çıktı, demirim eksikti hani diye düşünmeden önce ütünün fişini prizden çıkarmış mıydım diye düşündüm. Ütü yapalı üç gün olmuştu. Bir dakika, belki de beş gün. Burnuma hiç yanık kokusu gelmiş miydi? Gelmişse bile ben bunu bir başka haneye yükler gündelik düşük voltajlı düşüncelerime dalar geceyi sabaha bağlar ve uyurdum. O kapının arkasında çoktan kömür olmuş bir manzarayı görmek midemi bulandırabilir, başımı ağrıtabilir, beni üşütebilir, evhamlandırabilirdi. Elimi yastık kılıfının dikişsiz kısmından içeri soktum belki yarın uyanmam diyerek uyudum. Aklımdan geçenleri kalkıp kâğıda dökmek niyetindeydim ama bu elle bu gerçekten zordu. Filmlerde iki tek atıp ameliyata girebilen doktorlardan bir farkım vardı, bu bir film değildi ve ben filmin sonunda yapay bir mutlulukla izleyicilere sırıtmayacaktım.

 Rüyamda ki kâbustu bu aslında, herkesle vedalaştım, son sözlerimi söylüyor olmak beni hüzünlendiriyordu çünkü söylemek istediğim, anlatmak istediğim çok daha fazla şey vardı. Ama ölürken bile kalp kırmamaya çalışıyordum. Diriyken de kalp kırmamaya çalışıyordum ve şarapla dertleşiyordum, kediyle dertleşiyordum, kendimle dertleşiyordum. Kırabildiğim tek şey umutlarım ve şu lanet kadehti. Üşüyordum, rüyamda bile üşüyordum. Nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Kadının iki göğsünün arasından süzülen tere gözü takıldı adamın, onu izlediğimden haberiz. O kadar çok kavis meraklısı ve o kadar çok aciz. Kadının iki pembe göğüs ucundan polenler fışkırmaya başladı ama adamın gözü kadının ağzına odaklanmıştı. Odağınız kaydığında hayatınız çekilmez bir hal alır. Bulanıktır ve asılsızı yansıtır. Büyük bir yalan öbeğinin içerisindeki doğru sözü yalan sanmanızı kolaylaştırır.

 Ellerim istemsizce fincanın en sıcak yerinde kenetlendi kaldı. Sıcaklık kasıklarıma kadar ulaştı. Bu karnımda patlayan bir sıcak su torbasının kavuruculuğundaydı. Dışarıdan hızla arabalar geçiyordu, hızla insanlar, hızla bulutlar ve hızla köpekler. Karşıdan karşıya geçebilmeyi insandan daha iyi becerebilen, birbirinin üzerine çıkmadan yürüyebilen, gerçekten sıkıştırılmadığında agresifleşmeyen köpekler. Bir köpek kadar bile olamayanları düşündüm ve sıcak kahveyi hızla içmek suretiyle midemdeki yarayı uyandırdım.

 Sokak bana göre değil. Sokak bana ait değil. Sokak beni sahiplenmek bile istemiyor. Mazgallar birer tuzak, klimalar uyandırıcı elçi. Kornalar kornalar kornalar ve simitçinin sattığı simitten daha da gevrek olan sesi. Eve gitmem lazım. Eve gitmem lazım ama pişmaniye saçlarıma tutunmuş parmakların bir pişmanlığın yadigârı gibi, beni hiçbir yere bırakmıyor. Firarı imkânsız bir hapishanesindeyim hayatın sanki. Tünel kazmaya çalıştığım her kaşık ilk darbede kırılıyor.

 Arkamda hırıltılar çıkararak ölümü bekleyen bir kadın var. Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın. Azrail’ini bekliyor, Azrail’i soğuk bir kış gecesi o yalnızken gelecek. Saçlarının en dağınık, giysilerinin en lekeli gününde. Ama henüz mayıstayız, bu ülkede mayıslar çok sıcak geçiyor.

 Korkma, korkarsan başına gelir dedi kadın. Sigaramın külü çok ağlanılmış bir ayrılığın ardından dökülen kirpik gibi döküldü. Zemin olması gerekenden daha kirli, burada ne yiyip ne içebilir ki insan? Üç kuruşluk loş ve leş koridorları nasıl geçtim, nasıl fark etmedim, neden buradayım?

 Kadın korkma dedi tekrar. Korkmuyorum ama merak ediyorum. Bu kadın kim ve ben hangi korkumu ona çağlamış olabilirim? Saçları yok mu, peruğu kaç yüzyıllık, gözleri neden ölü, dili neden kesik? Tırnakları sonsuza uzanıyor, kadehi bile kavrayamıyor, ayakkabılarının topukları kırık. Sanki cesedi bir çöplükte yıllanmış ve sonra yeniden dirilmiş gibi. Öyle görünüyor; açıkçası öyle de kokuyor. Ve bana durmaksızın korkma demeye devam ediyor.

 Uzun ve pis tırnakları yaldızlı bir perdenin arkasını gösteriyor bana. Ama ne göstermek, sanki gözlerimi yerlerinden sökecek ve o geniş perdenin altından bir gerçekliğe yuvarlayacak sanki. Omurgamda dayanılmaz bir basınç hissediyorum işte o anda. Aniden ayağa fırlıyorum, bacaklarım sanki benim değil, zemin sanki ayaklarımın altında değil. İki uzun çıtanın üzerinde dengesizliğin tam da dengede olduğu noktada uçuşuyorum. Masaya çarpan kalbim kadının kellesinin olgun bir dut gibi yere düşmesine sebep oluyor. Ağzı korkma diyecek gibi açılıyor.

 Perdede taşmaya hazırlanan bir kahvenin kıpırtıları, tüm pencereler zangır zangır, tüm kediler diken diken. Geldin demek diyor içeriden bol nikotinli bir ses. Sussan bile diyor, şaşırsan bile istediğim cevabı aldım, içeri gel diyor. Korkuyorum. Korkuyorum ve kadının kesik dilinden korkmalar dökülüyor yine. Zemini bataklığa çeviren hecelerden zar zor kurtuluyorum. Sokağa atıyorum kendimi, sokağa adıyorum.  Kemiklerimin sesi beni bile ürkütüyor, beni bile şüphelendiriyor. Şimdi bir gölge bile olsam dikkat çekerim işte. Şimdi bir gölde çürük bir balık yemi bile olsam dikkat çekerim.

 Köşeyi dönersem karanlık bir geceye gözlerimi açacağımı düşünerek adımlarımı hızlandırdım. Kemiklerim daha da gıcırdıyordu. Kalbim çocuk elindeki bir davul gibi, ritmi bozuk, ritmi yorucu. Ansızın kaçan bir çorabın bacakta bıraktığı geçici his gibi, etim tam da en hassas bölgesinden yırtılmış gibi, bir kavanoz dolusu bilye yokuş aşağı akıyormuş gibi irkildim. Arkamı dönmeye beni zorlayan rüzgâra daha fazla karşı koyamadım. Anlık bir iğne acısıydı aslında hissettiğim. Tam da arkamda duruyordun, kokunu almıştım. Şimdi gözlerin karşımdaydı, elin bıçaklıydı, ruhun kararmıştı, kaşların çatılmıştı. Lütfen dedim dudaklarımın kıvrımlarıyla. Lütfen şimdi olmasın, öldürme beni. Kendi çukurunda hapsolmuş bir fare gibiydim. Yuvamın girişini betonla kapamak için acele ediyordun. Lütfen dedim gözlerimin kısıklığıyla ve dünyanın en büyük korkusuyla. Ve yok oldun.

 Telefon altıncı hissi yüksek kadınların ifadelerinde bahsettikleri gibi acı acı çaldı. Mozart’ın Requiem’i sustu. Haşlanmış yumurta kokusu tüm odaya dolmuştu. Kimin evindeyim? Kolesterolü yüksek ve alerjisi yoğun bir beden içerisindeyim, yumurta yemem. Telefonu bir adam boğazını temizleyerek cevapladı: Uyuyor, ona henüz söylemedim. Benden bahsediyor olmalı, hala uyuduğumu sanıyor olsa gerek. O, telefon çalmadan önceydi. O, boğuk sesin migrenimi katmerleştirmeden önceydi. O, uçuk sarı üzerine gri zarlı iğrenç yumurta zevkinin kokusu midemi bulandırmadan önceydi.

 Tek bir hareket, parmaklarım zonkluyor. Binlerce iğne aynı anda aynı noktaya saplanmaya çalışıyor sanki. Şakaklarımdan şelaleleri akıyor bulutsuz cennetlerin. Bileklerimden bağlı olduğum cilasız ahşap beni kangren ediyor. Başım dönüyor, bayılırsam düşmeyeceğim, yatalak bir düşkün gibiyim. Kimin evindeyim? Terliklerini sürüye sürüye yürüyen adam ya yaşlıdır, ya yüklü. Gölgesi kapının önünde bir an durakladı, bana bakmak için mi yoksa bakmamak için mi? Onu ne korkutuyor, beni de korkutmalı mı onu korkutan sorular?

 Tek dişim yerinde bir boşluk bırakarak uzaklaşmış. Yastığın altında saklanıyor olabilir mi ki? İşte seni buldum. Aaa pardon bunlar benim tırnaklarımmış, haddinden fazla dipten kesilmiş. Topuklarımda yara bandının izi var mıdır ki, siyah ve yapışkan? Tanrım böyle pis ölmeme izin verme. Tanrım aniden kapı açılmasın, gözümün içine kavanozdan bir tabağa akan bal gibi güneş dolmasın. Tanrım, lütfen; yaralarımı kurcalamasın.

 Perşembeyi pazartesiye bağlayan gecenin en kısa saniyesindeyiz. Ben, rüzgâr ve hiçbir erkek tarafından sevilmemiş olduğu için ağlayan kadın. Kadın atmış yaşını çoktan geçmiş. Geçmiş, geçiştirilmiş ama hala güzel. Gözleri, solmakla diri kalmak arasında tereddüt eden bir yaprak renginde. İnce dudakları ve aşınmış elleriyle konuşup duruyor. Ne yapacağız biz diyor, nedir bu başımıza gelenler? Sakinim. Tüm hayatım boyunca olmam gerektiği ama olmadığım kadar sakinim. Derin bir nefes alıyorum, sümbülle karışık sigara kokusu ciğerime doluyor.

 Anlatsam hayatımı diyor rüzgâr, roman olurdu. Kulağımı yastığa dayıyorum, kimden geldiği belirsiz bu seslerin. 1- Deliriyor olabilirim. 2- Deliriyor olabilirim. 3- Tatsız bir şaka bu.

 Ben buna para verdim lan diye bağırıyor adam, kadının yalpalayarak aştığı koridoru hızla tüketirken. Bir biblo kırıldı, bir sandalye devrildi, bir ölü, bir eli kanlı. Kendi çocuğunu sevmekten aciz adamların çocuğu yaştaki kadınlara gösterdikleri şefkatin karşısında ürperdiğim gibi ürperdim birden. Burnumun tıpası gevşekti ve beynim birazdan şıp şıp damlamaya başlayacaktı dudağımın üzerine. Tadını merak ettiğim ama tatmaya çekindiğim bitkileri düşündüm. Dermanı katilinin ellerinde olan bir kurbandan farkım yoktu. Gurur yapılacak, saygı oluşturulacak ortamların en lüzumsuzuydu.

 Terminale koştum. Bu otobüslerin birinden bir adam inecekti, boş otobüste bile cam kenarına oturma hevesinde olmayan. Bavulsuz, kimliksiz, bıyıksız ve anısız. Ansızın bakar mısınız diyecekti bana. Gözlerimi yerden kaldırmayarak gidecektim yanına ve açacaktım avuçlarımı, hatasını bilen bir öğrencinin cetvel yemek için açtığı gibi avuçlarını. Senin diyecekti, senin kızım… Pek uzun bir ömrün olmayacak. Bunu ilk önce hayat çizginden sonra da kesik bileklerinden anladım. Senin kızım… Aşk hayatın beklediğin gibi ilerlemeyecek. Bunu ilk önce aşk çizginden sonra da bana koşarken büründüğün çaresizliğinden anladım. Senin kızım… Sorularının cevabı ne yazık ki bende değil. Kendi kaderini yazmaya çalışman bazılarını çok sinirlendirmiş. En iyi falcısı sensin ömrünün. Gücün varsa git ve şu pis umumi tuvaletlerin kireçli leş aynalarında yüzüne bir bak.

 Pazartesiyi perşembeye bağlayan gecenin en uzun saniyesindeydik. Ben, kendim ve haddinden fazla yıpranmış gerçekçiliğim. Birazdan çok şiddetli bir kavga edilecek gibi susuyorduk. Hepimizin bildiği yine de hepimizin birbirimizden gizlemeye çalıştığı sırlarımız vardı. Kalktım hepimize birer kadeh şarap koydum. Sonra birer kadeh daha, birer kadeh daha. İnanır mısınız, bir tek ben sarhoş oldum. Şişeleri ayağımla sağa sola iterek banyoya gittim. Makyajım temizlenemeyecek kadar kemikleşmişti yüzümde. Bu gece de böyle yatayım dedim. Sabah gördüğümde midem bulanmasın diye kadehleri yıkamaya karar verdim. Çay bardağının üzerine konmuş çay kaşığının servisi kes emri gibi, biz de izmarit atarız kadehe, bu emri verebilmek için. Düşüncelere dalmıştım ve yıkarken kırdığım kadehin elimi durmaksızın parçaladığını fark edememiştim.  Kaburgamın üzerinde yuva yapan birkaç kırmızı leke durmaksızın kaşınıyordu. Sabunlu ve kanlı ellerimle kararlı bir şekilde her yanıma kan bulaştırdığımı yatağıma uzandığımda fark ettim.

 Bir rüyanın renklerini kaybettiği derinliklerindeydim. Anneannem kitap şeklindeki mezar taşının sayfalarını çeviriyordu. Ölüm güzel olsa gerek, artık gözleri belli ki çok net görüyordu. Kavanoz dibi gözlükleri küçük burnunun üzerinde değildi artık.  Anneannem dedim koştum ona doğru. Bir kütüphane sessizliğinde baktı gözlerime. Misket mavisi gözlerinde yeşil kelebekler uçuşuyordu. Burnuma fırtına kokusu geldi. Haydi, anneanne dedim, kalk evimize gidelim. Bahçemiz sen yokken kurudu. Haydi, anneanne dedim, ne olursun sen bir daha ölmeden uzaklara gidelim.

 Yol üzerinde Perihan’ı gördük. Perihan, annemin mektepten arkadaşı. Kilyos Plajı’nda boğulduğunda henüz liseye başlamıştı. Hiç yaşlanmamış, sadece yosun bağlamış. Sen güzel bir kızmışsın Perihan dedim ona, neden kendine hiç bakmıyorsun? Seni kurtarmak isteyen kuzeninin elinde kalan saçların var ya hani Perihan dedim, onlar hala var, ben gördüm. Perihan bir süre yosunlu göz kapaklarını kıpırdatarak bir şeyler anlatmaya çalıştı. Düşük çenesi ve kopuk burnu onun konuşmasına izin vermiyordu çünkü. Biz gidiyoruz Perihan dedim, eski mahalleye. Sen de gel. Perihan yılların aşındırdığı boynunu sol omzuna büktü, bana ne işte, ben gelmem der gibi sanki. Sen bilirsin Perihan dedim, sen bilirsin. Ha bir saniye Perihan, mezar taşındaki şiirini çok beğendim, keşke ölmeseydin.

 Beyaz Kelebekler ’in mezarının yanından geçerek mezarlığın ana kapısına ulaştık. Anneanne dedim, ben ölürsem mezar taşımı kedi şeklinde yapsınlar. Bir de mezarımın başında akordeon çalsınlar. Anneanne dedim, bir kitabımı bastırabilseydim gelip sana okuyacaktım, söz vermiştim biliyorsun. Anneanne dedim, bir şiir defterimde benim için yazdığın bir şiir var hatırlıyor musun? Anneanne dedim, bu kapıdan çıkamayacağımızı biliyorum, bunu bildiğimi ve kabullenebilmek için zamana ihtiyaç duyduğumu biliyorsun. Ama anneanne dedim, annem bizimle gelmesin.

 Cumayı pazara bağlayan en sarhoş gecenin en verimsiz saniyelerindeydim. Yastığa dayadığım başımın içerisinde asker adımları gibi yankılanan nabzım beni uyutmuyordu. Elimi attığım kitabın sayfaları kalıplaşıyordu. Hangi elektik düğmesine dokunsam ampul patlıyordu. Sıkışıp kaldığım karanlık oda bana kutsal bir kitap yazdırabilecek kadar acımasızdı. Sıkıntıdan meleklerle konuşabilir, hatta onlarla hayali tavlalar atabilirdim. Terlik sesleri çoğalarak kapıma yaklaştı. Uyumuyorum ben, ama siz öyle bilin. Çok sevilmiş bir eski sevgili yüzü tüm sevecenliğiyle pencereme tıkladı. Sadece düşünerek açabildiğim pencereden kuş gibi sekerek içeriye girdi ve yanıma uzandı. Ellerim yüzünde kan çilleri oluşturdu. Sınırsız gülümsememle pisliğimi temizledim. Son bir şey söylemek istedim. Seni seviyorum gibi ya da özledim seni gibi. Neden böyle olduğumuzun bir önemi kalmadı artık bak yanımdasın gibi.  Ama nefesim dişlerimi donduracak kadar soğuktu. Mermer üzerinde uyuyan bir ceset kadar soğuktu.

 Uyanmamayı tercih ettiğim bir kâbustaydım. Sevmediğim kimse yoktu burada, korktuğum birkaç şey zaman zaman beliriyordu sadece, sonra gidiyorlardı. Kendi hikayeme yakıştırdığım sonu sahnede izliyor gibiydim, habersiz ve büyük bir heyecanla. Perde kapanıyordu, alkışlamaktan avuçlarım patlayacak gibi oluyordu. Tüm adamlar kıvrımların peşinde, tüm kadınlar kendi kasıklarına kıvrılmış. Bu sabah bu şehirde karga sesleriyle gün doğuyordu. Martılar senelik izinlerindeydi, güvercinler çoktan ölü. Kumrular ilişkiler bana göre değil, yalnız kalmak istiyorum diye çırpınıyorlardı.

 Hiçbir sırrı kalmadığı için ölecek olan bir kadın, vakti dolsun diye bekliyor. İntiharları beceriksiz, uykuları karmaşık. Kâbusları planlı, alnı düşüncelerden kırışık.

ÇOK GEREKSİZ DESENLİ POSTA PULU

Bırak çiçekleri solsun dul kadınların saksılarda.

( Bir pazar kahvaltısının eksiğiydi kızarmış ekmek kokusu.)

 

Bir rüya görüyorum, hiç var olmadığım loş salonların tam da ortasında.

( Anılar güçlü ayılar gibi parçalıyorlarmış beni.)

 

Kendimden başka katilim yok, polislere söyleyin bunu.

( Parmak izim de bulaşmış intikam mektubuma.)

 

Her kaybettiğim insana yerli yersiz üzülüyorum.

( Tam da burada Chopin giriyor devreye.)

 

Sonunu pek kolay tahmin ettiğim filmleri izliyorum.

( Ben demiştim demek için söylediğim çok sözüm varmış.)

 

Tırnaklarım kırılıyor, oysa bir yolculuk beklemiyor beni.

( Bekleyen bir kedi bile yok köşe başında şimdi ayak seslerimi.)

 

Kapı çalıyor, lütfen açmayalım.

( Tanık olmazsa kimse bize, yaşamadık varsayalım.)

 

Sadece sür arabayı, sorgulamayı bırak, buradan bir an önce uzaklaşalım.

( Tırın altına girmeden, köprüden aşağıya düşmeden, bariyerlere bindirmeden, aniden.)

 

Neye üzüldüğümü bile unuttum.

( Hüzün göçmen kuşudur uykusuz adaların.)

 

Neye bağlıydım hiç mi hiç hatırlayamıyorum.

( Bir limanı yok can simitsiz ruh taşımacılığının.)

 

Bana dişimi sıkmayı öğretti yaşadıklarım.

( Ezilen etlerim ve kanayan dilim, bunları ben pek de önemsemedim.)

 

Bir mürekkebin başına buyruk dalgalanmaları gibisin suda.

( Toparlanamaz ki kırık düşler mıknatıslarla.)

 

Sanmıyorum hala benim gibi koktuğunu.

( Ben sana sade adımı bırakmışım, sadece yalnızken anılan.)

 

Ne bir başkası ne de sendin, yalnızlıktı kâbusuma ortak olan.

( Senden bir bardak su istiyorum, gözyaşı sağanağı geliyor tanrıdan.)

 

Geçti dersen inanırım, geçti dersen inandırırım karalamaya çalışanları da durmadan.

( Geçti dersen inanırım, çok geç artık dersen darılırım, inanamam.)

 

Beni en çok sen sevmeliydin, bir başka adı bu tahta yakıştıramam.

( Seni en çok ben sevmeliydim, abartılmış hikayeleri sonuna kadar okuyamam.)

BİR BAŞKA ADI DA OLABİLİRDİ DELİLİĞİN, KULAĞA SEMPATİK GELEN, ÖPÜCÜK GİBİ MESELA

Ben şehrin payıma düşen duvarlarına, talan bir bahçeden bakıyorum.

( Arkanı dön ve kaç, arkanı dön ve kaç çabuk.)

 

Teknoloji ilerledi sevgilim, sararmıyor artık baktığımız fotoğraflar.

( Ama sesini unutturuyordu neredeyse bana hayat.)

 

Dün kar yağdı kazdığım küçük mezarlara.

( Bir penceren vardı, tüm pencerelerin gibi sana ait olduğu için sevdiğim.)

 

Bir havuzu toprakla doldurup çiçeklendirmek de nesi?

( Çok dut dökülüyordu kızım, alerjiktin, arılar geliyordu.)

 

Hiç tomurcuklanır mı ki kalbime gömdüğüm gözyaşım?

( Ben sende biraz sadakat, biraz vicdan yetiştirmek istemiştim.)

 

Kolonyayla silindiğinde çıkabilen kalemlerle yazılmış tahtalara bu aşk.

( İnanamıyorum, bir iz bırakamadığıma inanamıyorum kendi hayatım dışında.)

 

Bir lanet bulaşıyor hangi güne uyansam.

( Güneş solar, kar erir, yağmur diner, sen gidersin.)

 

Bana kin bulaştı kan bulaşacağı yerde bu cinayetten.

( Bıyıkları yanık kediler gibi bakıyorum gözlerine, anla beni.)

 

Ani ölümlerden korkar oldum ölümsüzlük ilan edildiğinde.

( Şüpheleniyorum yanlış zamanın oksijenini tükettiğimden.)

 

Sayılı günü çabuk geçmez restorasyona meyilli sevgilerin.

( Ne durduğum yerde kireçlenebildim ne paslanabildim ne de ölebildim.)

 

Mutluluğu geçicidir küçük şeylerle ümitlenebilenlerin.

( Umuttu baş düşmanı ana karakteri olduğum hikâyenin.)

 

Dikkatim dağılıyor, tökezliyorum anılar koridorlarında.

( Nereden koydun o sivri köşeli komodini oraya?) 

 

 

Bakma öyle yüzüme, ölemiyorum.

( Birisi bakarken yazamıyorum, birisi bakarken kaçamıyorum, birisi bakarken unutamıyorum.)

UYKUSU GELİR HÜZÜNLÜ ÇOCUKLARIN HER SENE ŞUBAT GELDİĞİNDE

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum, sen gözlerimi gerekli noktaya diker, sularsın.

  Bulutların vanasını kapatmayı unutma evden giderken. Ben bir elveda diyorum kendi içerimden, sen geri dönüşler için davet bekleme. Bugün hatırladım, bir ada yolundaydım- uzağımdaydın- bir fincan kahvenin dibinde burnundaki iz konuşuyordu. Bir elçimiz vardı, geri döneceğini söylemeye gelen. Çok susamıştı, adaları adalıktan çıkardı, çekti denizi içerisine; tane tane ve kendinden emin konuştu, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum. Bu bilmediğim bir dilin haykırışları.

  Ama senden bahsediyorlar, eminin bak buna da. Kendimden, deneyimimden büyük konuşurdum hep, yine aynısı işte; oysa konuştukça bataklığa çekiliyorum. Soyadım bu ne yapayım, yerimi buluyorum. Yine ne yapıp edip sana yöneliyorum, soyadım bu ne yapayım, hep güneşe dönüyorum.  Bir harf hatasıdır, harf eksilmesidir, harf çoğalmasıdır; olsa olsa aşk sandığım sende. Akşam oluyor, olmuyor aşk.  Ayları saymadım ama olmuyor işte aşk, akşam oluyor. Penceresi kirleniyor ölü peri barınaklarımın. Bir masalın daha sonuna geliyoruz, çocuklar erken uyuyor. Çocuklar masalımın sonunu dinlemiyor, kızıyorum! Öldürüyorum tüm tırt kahramanları.  

 

 İçim rahatlıyor, artık kimse kurtaramaz beni. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kökünü çıkartamıyorum toprağın içinden yabani düşüncelerimin. Turuncu bir nevresim takımı içerisinde uyuyorsun sen, güneşi var etmiş olmanın gururuyla. Ama ben güneşe çıkamam, ama ben aydınlık anlarda bakamam yüzüne, dokunamam ellerine. Adım bu ne yapayım,  geceme gömülüyorum. Atlarla konuşuyorum, sabah olmasa; atlarla konuşuyorum, hiç uyanmasa; atlarla konuşuyorum, daha da ileri gidelim. 

 

 Ama ben, ansızınmış gibi sanki. Sanki hiç beklemiyormuşum gibi… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Yosunlu kirpiklerin bir lanetin habercisi. Bir başka rüzgârın esiri olmuşsun. Yanlış trene binmiş bir tanrı gibisin, tomurcuğuyla solan çiçekler gibi sanki. Burnundaki ize kalsa, o bile terk edecek artık seni. Nesli tükenmiş bir yalnızlıkla merdivenleri çıkıyorsun. Ayak bileklerindeki sızı yarasa çığlıkları atarak kalbime ulaşıyor. Ah benim zamansızım, sever misin yeniden beni?  Perdelerine sordum seni, yüzünü görmemi hep engelleyen. Yok, öyle değil der gibi dalgalandılar. Tane tane ve kendinden emin konuştular, inanmasam çok ayıp olurdu.

 Yerle gök arasında bir yerde asılı kalmam lazımdı o an ama ben yine, yeniden… Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Kime ait olduğu unutulmuş şarkılar gibisin dilime dolanmış. Bir başka sabahı yok yeminlerimizin. Uyursan diye korkuyorum, gidersen diye korkuyorum, düşersen diye korkuyorum, üşürsen diye korkuyorum, ölürsen diye korkuyorum. Bir son saniye hatası ile yitersen diye korkuyorum. O zaman tırnaklarım kime saplanır, kimin ensesini koklarım, kimi düşünerek uyurum, kimin hatırasını üşüyerek kuruturum?

 Ürperiyor  içim, gözeneklerime işlemiş zehir gibisin, arınamıyorum. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

  Heceleri yutulmuş kelimelerle vedalaşır sevgiyi tüketememiş sevgililer. Senin cümlelerini ezberliyorum, beni görünmez kılan dualardır bunlar. Bir başkasını dinleyen ve kendinden hiç bahsetmeyen bir ihtiyar oluveriyorum. Nasıl da mantıksız bir son yazdım kendi hikayeme. Kimse affedemez boşa geçirilmiş zamanlarımızı. Ben gerekenden fazla konuştum, sen gerekenden fazla sustun. Hep bir kurtuluşu bekler gibi sefaletten.

 Bu bir başkasının izmaritini içmek gibi, hem de çöpün en derininden çıkartıp. Ben iki notaya sıkışıp kalıyorum.

Bu iki nota ki, ne nefesimizin ne de bedenimizin asla çıkartamayacağı,

Başrollerinde bize benzemeyen oyuncuların berbat oyunculuklarını sergiledikleri bir filmin sadece bir anında hissedilen,

Bizi oraya kazıyıp, hissettirmeden çekip giden.