KIRIK BİBLOLAR HÜZÜNLÜ BAKAR

 Birden mevsim değişti. Geride bırakılmış şehirlerden esen kuru rüzgârı ensemde hissettim. Ellerimi kavrayan ve sakın ölme anneciğim diye haykıran bir çocuk gibiydi. Kaçarı yok,  beni terk etmeyecek.

 Dalgalanan bayraklar başka gezegenlerin. İzlediğim gökyüzü her zamanki kadar berrak değil. Bu sis, bu titiz çiğ damlaları yapraklarda; farkındaysan çok aciziz.

 İsmi her neyse, kim hatırlıyorsa – bu ben değilim – kimin üzerine yükse hatıralar, en çok kim ağladıysa o en erken ölsün.  Közlenmiş biberin küflenen kısımları gibi, bataklığa saplanmış ve kurtulamamış gibi çürüsün.

 Bu kadına iyi bakın yazan bir çığlık var içerimde yankılanan, kimse duymuyor onu. Ne çok benzeriz onunla ah ne çok. Ne çok sevmiştir beni, ben de onu tabii. İkimiz de kaçan vapura atlamayı deneyecek, sulara gömülecek kadar beceriksiz, mantıksız ve kimsesiziz. Bizim hayatımızda zamanlama hataları yüzünden yaş dökmeye kontenjan kalmadı.

 Burası benim kapımın önü, burada oynamayın. Burası benim bahçem, benim erik ağaçlarım! Onlara dadanmayın. Sizi annenize, sizi öğretmenlerinize, sizi çoktan sizi unutmuş babalarınıza, sizi karabasanlarınıza şikâyet edeceğim.

 Toz tutmuş kitapların görünen yüzeyleri. Kurumla kaplanmış gibi sanki. Ellerim, ellerimin değdiği her yerim, her şeyim, her aitim bencillikler yüzünden yakılmışların izine bulandı.

 Birinin eli sırtımda, geçecek diyor. Neyi geride bırakmam gerektiğinin farkında bile değilim oysa. Derdim vardır elbet, yok değil. Ama bu içine hissizlik katılmış hamur mayalandıkça daha da umursamaz oluyorum. Saksılar bomboş. Şehirde bir pazar yalnızlığı hâkim. İnsan sevmediği birine bile şefkatle sarılıp uyuyabilir, kendini avutabilir; yoksunluğunu unutabilir.

 Konuşan belli ki ben değilim. Biri kahve içer misin dedi. İçimden midem ağrıyor dedim. Kısa bir süre sonra kahve masama koyulduğunda gözlerimi ellerine dikip, ben sana ne dedim sen ne yaptın dedim, duymadı beni elbette. Gözlerle ellerin anlaştığı ne zaman görülmüş? Zaten insanın kendi elleri ve gözleri bile bir panik anında, bir sevgi patlamasında çelişirken, kimin elleri ve kimin gözleri anlaşabilir ki?

 Bir film sahnesi beliriyor gözümün önünde:

“-Sen bu kaç yıldır neredeydin?

 – Ben… Cezaevindeydim.”

 Bu soruyu bana sorsalardı ne cevap verebilirdim, aynı cevap mı olurdu verdiğim, bilmiyorum. Bilemiyorum ki neredeydim, hangi hayatı kimin için yaşıyordum. Ben miydim bu yoksa bir başkası mıydı? Kendi hikâyemi anlatacak kadar bile kendime yakın olamadım. Hep başkalarını sevdim. Her gün durmaksızın birilerini sevebilmeyi; kabullenebilmeyi denedim.

 Kirpiksiz kadınların gözleri ve parmakları kılla kaplı adamların tırnakları. Onlara bakmaya, sana bakmaya korktuğum gibi korktum. Birden mevsim değişti. Geride bırakılmış şehirlerden esen kuru rüzgârı ensemde hissettim. Ellerimi kavrayan ve sakın ölme anneciğim diye haykıran bir çocuk gibiydi. Kaçarı yok,  beni terk etmeyecek. Anladım artık, geçmeyecek.

YANİ

Elleri becerikli, dudakları acemi

Gözleri yanağa dökülmüş iki kirpik gibi

Öylesine doğal, öylesine biçimsiz

Alnındaki koyu sarı bukle İsa’nın dirilişinin habercisi

Uyuyup uyanınca yürümeyi unutacakmış gibi

Elleri, lekeleri, pudralı teni…

BU ÜLKEDE DE PORTAKAL YETİŞİYOR, DEMEK Kİ ÇOK UZAK DEĞİLİZ

“Yerin üstünde gördük bunu unutma
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Kalıntılarla uzak anılarla yakın
Kendi görüntüde bir kırmızı karaca
Ne güzel yangındı o yangın
Herkes yeniden yaşadı ve unuttu
Yaktığımız mutluluğu unutma”

 Demiş. Ben de katılıyorum.

 Şehrin karanlık dağlarında kasisler aşarak odama sığındım. Pencereleri sıkı sıkı kapadım. Gördüğüm rüya hayra alamet midir? Dedem olacak.. Olacak… Dedi. Peki dedim. Dileklerim, bir gün belki…. Olacak.

 Onca karanlığın ardından yanan şehri gördüm. Kalbime dokunsaydın anlardın ama bunu algılayabilecek durumda değildin. Duruyorduk. Zaman durmuyordu ama. Keşke dedim, o da bizim gibi dursa, durulsa. Sırtıma yapışan teninden akan ter değildi sanki. Beni içine çeken bir kimyaydı bu. Aşık olmam an meselesiydi ama kendime faşisttim.

Bir: Âşık olmayacaksın.

İki: Âşık olmayacaksın.

Üç: Âşık olmayacaksın!

 Sabrettim. Susulmayacak şeyleri sustum. Ne tuhaf, oysa böyle değildim ben. Bana ait olmayan eylemlere bürünüyorsam aşığımdır. Bir: Âşık olmayacaksın.

 Üzerini örttüm. Yeni ölmüş yavru kedilerin üzerini örter gibi. Bir daha seni göremeyeceğimden emin. Omzuna bir öpücük kondurdum, uyandırmaktan korkarak. Birinin omzuna hayransam, aşığımdır. İki: Âşık olmayacaksın.

 Saçma sapan cümlelerimi döktüm sana. Ağlayabilseydim ağlardım ama yüzümde şapşal bir sırıtma vardı. Topu topu bir iki saatimiz vardı ve bunu duvar örerek geçirmek istemedim. Dilimin ucuna seni seviyorum geldi. Uzağındayken hissettiğim kokunu içime çektim. Nefesim kesiliyorsa aşığımdır. Üç: Âşık olmayacaksın!

 Bu köprü seni bana getirsin diye inşa edilmemiş diyorum içimden. Hoşnutsuzluğum bu yüzden. Bu şehir seni benden ayırmaktan başka işe yaramaz. Mandalinaları hoş kokuyormuş, ağaçları gür, denizi balık pulu parlaklığındaymış.. Beni alakadar etmez! Tavşan niyetlerini kendine yorumladığımı sana nasıl da muhtacım. Çatlak dudaklarını bir yandan parçalamayı arzulamak, bir yandan kıyamamak. Yine öyle sarılsa ya bana diyorum. Sarılıyorsun duymuş gibi. Uykun çocukluğumun uykuları gibi. Sıçrıyorsun, dönüyorsun, dönüşüyorsun. Bileklerin temas halinde ruhuma. Ölebilirim, ölmek istemiyorum şu anda.

 Yarı aralık perdeden zaman zaman sızan ışıklar ve yağmur tıkırtıları pencerede. Tanrım sana inanasım var, lütfen zamanı durdur. Her şey yarım yamalak. Cümlelerimizin sonuna nasıl geldik, nasıl bunca konuşma geçti alelacele bilemiyorum; kavrayamıyorum. Ben sana hangi susmam gerekenleri anlattım, sen kaç yalan söyledin? Kedileri sever misin, annene tapar mısın, yumurtadan iğrenir misin bilmiyorum. Bana benzeyen ve benzemeyen kaç yanın vardır; ne kadar kendine hassındır, neyini sevebilirim bilmiyorum. Ama aşık oluyorum. Dilerken buluyorum kendimi: Keşke…

 Sırtıma dokunuyor avuç için, yanıyorum. Her şey bir sis perdesinin arkasında karmaşıklaşıyor sanki. Yeryüzüne düşersem nereye kaçacağımı bilmiyorum. Tadını almaya çalıştığım tenin ne kadar da pürüzsüz. Bana herkesi, her şeyi unutturuyorsun. Mucize derdim ama ödeyeceğim bedelleri düşündükçe çekiniyorum. Sonra sonsuz bir öfke doluyor içime. Ah be yavrum diyorum… Bilmiyor musun sanki? Sevemez ki o seni. Şehir yanmaya devam ederken sabah oluyor. Hava zifiri karanlık. Yağmur çok şiddetli. Bilmediğim bir ülkedeyim. Suç oranı düşük, suratsızlık sonsuz. Denizin ortasında fokurdayan bir kuş mudur yoksa balık mıdır çözemiyorum. Deniz kızı diyorum bu, kendi kendime. Mutlu oluyorum. Sen arkanı döndüğünde bile mutlu oluyorum. Biçimsiz uzamış tek tük sakallarına değen dudaklarımın bana ait olduğunu düşündükçe mutlu oluyorum. Yaktığım mumlar, döktüğüm yaşlar boşa değildi diyorum. Vardın, daha da var olacaksın. İç işlerinde bağımsız, düş işlerimde bana bağımlı.

GECE YOLCULUKLARI VE PENCERE KENARI

Bir gün birine seni seviyorum dersem!

Ya da,

Bir gün birine ben de seni seviyorum dersem?

 Tüm bu erişilmezliğinle mi sevgilim diyorum, beni seviyorsun? Elbette oluyor cevabın. Elbette diyorum ben de içerilerimden bir yerlerden. Elbette, ne de olsa bu bir rüya… Yoksa yüzünü kim görmüş? Başkalarının sevmekte zorlanacağı uzuvlarına kim dokunmuş?

Saçımı maviye boyadım diyorum, bak hadi.

Bu benim sevdiğim mavi değil ki diyorsun.

 Mevsimler bile değişirken izin alıyor senden. Ne de büyüksün. Falıma yansıyan bir geçmişimiz var seninle. Unutamıyormuşum, ne büyük yalan. Kısmetliymişim diyorlar. Oysa kimi sevmeye yeltensem uzağıma düşüyor. Düşündüm, beceremeyeceğim şeylerin farkındayım artık. Birine sevgili olmak gibi misal. Birine ne çok seviyorum seni diyebilecek olmak gibi. Ağzımdan çıkan her söz, gözümden akan her yaş yalan. Bu hale nasıl gelebildim? Sevinçsiz, öfkesiz, tepkisizim. Kırık kemiklerim bile acımıyor artık.

 Kaçışı olmayan yollara sürükleniyorum. Evini sırtlayan her çirkin hayvan benim sanki. Kelebek olmak istesem diyorum, ola ola güve olurum. Lanetim büyük, lanetim doğuştan. Kendime bile iyi gelemiyorum. Kimlerin parmak izi bu benler, kollarımda, gerdanımda? Yıkadıkça yeşeren saçlarına dokunabilirsin artık diyorum. Artık hayır dediğim her şeye evet, sonsuzca. Kafan öne eğik, düşünüyormuşsun. Bir başkası olmasın gördüğünüz diyorum. Fal bu diyorlar, bu işi en iyi ben bilirmişim. Malum hastalıklı beynim bile aile yadigârı. Doğru, ben bilirim en iyi.

 Merhaba ailemizin ayakları üzerinde durabilen ve yapayalnız kadınları. Bir itiraftır bu, öyle bilin. Birilerini sevebilmeyi denedim, beceremedim. Hiç ders almayan bencilliğimi de affedin. Hanginize ait olduğunu bilmediğim bir bebeğin gözlerine baktım, ne büyük gereksizlik çoluk çocuk. Oturduk karşılıklı parmak emdik. Bu kadeh senin şerefine emmioğlu dedim. Ne demekse emmioğlu, bacanak, kayınço filan hiç bilmeden. Kimdi beni seven, canım yanmasın isteyen… Bunu bile hiç bilmeden. Nereden sevdim o adamları hiç bilemeden… Mevsimler bile değişirken izin alıyor senden.

Uzun yollar, kısa günler.

Bir daha aynı barda aynı dostlarla içmeyecek olmanın burukluğu.

Sonbaharın sonsuz tonu.

Sonsuz ağaç, sonsuz kuş, sonsuz güneş.

Anlamsız rüyalar bulutu.

Tutuk boyunla uyanma sorunu.

Öldüğüne hiç üzülmeyen, sadece neden öldüğünü merak eden bir ben.

Bir gün birine seni seviyorum dersem!

Ya da,

Bir gün birine ben de seni seviyorum dersem?

Saçımı maviye boyadım diyorum, bak hadi.

Hem benim atımın da saçları mavi.

ŞEHRİN TÜM KANSERLİ KEDİLERİ KORO KURMUŞLAR, ADI DA UYKUSUZLUK

 Sen uyurken silahını boşaltıyorum. Bu savaştan kanayarak ayrılan ben olmayacağım.

 Birkaç adım atabilsem bacaklarımın beni terk etmediğine inandırabilecektim kendimi. Ama bilmediğim bir yolun en karanlık sokağında hız limitini hiçe sayarken bunu yapamıyordum. Çığlık atsam? Uyanır mıydım? Çantalarımı yüksek rafların en tepesine koymuşlardı rüyamda, yine en çok annemi özlüyordum. Bir dahası var mıdır dediğim her hisse yeniden kapılıyordum. Silahımı yere bırakıp kucağımı açtım. Her şey yanacak gibi sanki; yitirilmiş gerçekler arasında savruluyorum. Ateşten bir kuyruğum var ve nereme saklamam gerektiğini kestiremiyorum. Bu oda benim değil hayır, sen benim değilsin. Bu bana ait bir hatıra değil. Neden buradayız? Neden kalbini dinliyorum? Öldün mü yoksa? Sakın!

 Bu ritme kapılıp kalkanlarımı parçalamaktan korkuyorum. İçime işleyen bir tını ile göğüs kafesin kabarıyor iyi ısıtılmış bir fırında pişirilen böğürtlenli kek gibi. Birazdan patlayacak sanki yanağımın hissiz tarafına. Ölürsen? Ölürüm.

 Zamanla yarışan bir mevsimindeyiz şehirsizliklerin. Sonbaharı nasıl tanımlayabilirim? Binlerce düşen, dağılan, yok olan yaprak. Ağzın açılıp kapanıyor, suyu kirli balıklar gibisin. Akvaryumumun çakılları yosun kaplı, ısısı düşük düşlerim yarı saydam. Saat kaç? Kapıdaki kim? Güneş doğdu mu diye düşünürken sabah oluyor. Kolun boynumun altında ölü bir yılan gibi, henüz soğumamış. Dudakların kayısı reçeli kokuyor sanki. Ayakların ayaklarıma çok uzak. Ellerin bileklerimi kavrıyor. Dün neydi bugün ne, yarın yoksa daha mı beter? Daha mı iyi derken zaman geçiyor işte.

 Kimin yalanına ortak oluyoruz hiç düşünemiyorum. Bu kimin kimi son görüşü, bu kimin gözyaşı, kimin gizlenmiş duyguları? Oysa ben gidiyorum. Neden sen gitmişsin gibi hissediyorum? Işıklar sönüp sabah oluyor yine. Yalnızlığın rutubeti burnumu tıkıyor, gözlerimi kurutuyor. Şimdi hislerden geriye bir tek ben kalıyorum. Ne kadar da sert, ne kadar da soğuk. Deriye yapışan bir demiri söküp atmak gibi. Atabilir miyim kendimi kendimden? Senin derin ikimizi de ısıtabilir mi misal? Bunca denk geliş, bunca rastlantı… Bunca kim ne düşünüyor, aman bize ne sorunsalı…

 Ne dilediğimi bile hatırlamıyorum. Sen miydin yoksa bir başka ben miydim dilediğim? Aynı şarkı sürekli kulaklarımda. Oysa bunu bana sen bile bulaştırmamıştın. Temize çekilmiş hatıralarda sahip olmayı en son dileyeceğin yere yerleştirdim seni. Geri dönüşü yok bunun.  Oyalansaydım diyorum, kalır mıydın yanımda? Gitmeseydim hiç, sarılır mıydın yeniden bana? Düşündükçe içimi titreten birkaç parmak ucu, neden hepsi de senin ellerine ait? 

 Kaçamıyorum, bacaklarım beni terk etti sanki. İtemiyorum, kollarım ağırlaştı, parmakların dut gibi döküldü.  Ben bu değildim diye haykırmak istiyorum. Ama ağzımdan “Öp beni.” çıkacaktır. “Biraz daha sarıl bana, düşmekten çok korkuyorum.” çıkacaktır. Tüm yaralarımı savaş madalyalarım gibi göstereceğimdir sana sonra. Tüm zaaflarımı avucunun içine bırakacağımdır yavrusunu besleyen kırlangıç gibi. Sonra bir gün…

 Bir gün başlayacaktır bir savaş aramızda. Tam da eğilip yarama üflediğin, geçti artık dediğin anda.

 Ama sen uyurken silahını boşaltıyorum. Bu savaştan kanayarak ayrılan ben olmayacağım.

ÇOK GEÇ OLABİLİR DİYORUM, BAKIN! ÇOK GEÇ OLABİLİR, ÖLÜMSÜZLÜK İCAT EDİLMİŞ OLABİLİR. VİCDANINIZ SİZİ ASIRLARCA BOĞAZLAYABİLİR DİYORUM! DİNLEMİYORSUNUZ. O HALDE, PEKİ…

 Havuzun bulunduğu binaya girdiğimde gözlüklerimin camı buğulandı. Bonelerin plastik kokuları ve sosisli sandviçin kokusu birbirine karışmaya başladı. Buradan bir an önce çıkmak istiyordum. Birbirinden çelimsiz çocukların su yutuşlarını izlemek bana nasıl bir zevk verebilirdi ki? Anneler gururluydu, babalar ise hiç. Bu suyla kutsanmış cehennemde çekilecek çilem vardı kısaca dostum. Gelmiştim kendi ayaklarımla. O ayaklar ki, zaten kanıyorlardı. Tırnakları cilasızdı. Zeminin üzerinde kulak tırmalayan bir gıcırtıyla ilerlemeye başladım. Şimdi bu su kızarmazsa içim rahat etmezdi. Son bahar yapraklarının kızıllıklarını gölgede bırakacak bir kırmızı olmalıydı. Kaç kurşunum vardı? Hatırlamıyorum. Dan dan dan.. Bütün çocukları öldürsem anneleri kıskanırdı. Babaları başımız kel mi derlerdi. Ne derdim o zaman? O sigara dumanına bulanmış kafalarınızı sarkık göğüslü ve kıllı göbekli orospularınızın karınlarına yaslayın ve çıkan seslerde bir affediliş vahiyi aramaya başlayın mı derdim? Benim kurşunlarım arındıramaz sizi, kendi kurşununuzu sivri dillerinizin; riyakâr gözlerinizin; acımasız ellerinizin içerisinde mi arayın derdim? Diyemezdim elbette. Bunu diyecek kadar sakin ve kibirli olamazdım. Çocuğunun hayatının içine eden sensin adam, haydi söyle şimdi bu kurşun seni insanların gözünde kahraman bir baba mı yapmalı, yoksa çocuğunun dinmeyecek acısına başlamadan son mu vermeli diyemezdim. Bunu diyecek kadar unutkan ve kendi geçmişiyle barışmış olamazdım. Dan dan dan… Annelere ne demeli? Yapamadıklarını yapmaları için çocuklarını kendi karakterine yakın, kendine uzak yetiştiren anneler! Sizin için de diyeceklerim var elbette. Ama önce gizlice ağlamalarınızı bir köşeye bırakmalısınız. Elâlem ne derleri ve saçımı değiştirsem beni yeniden arzular mılarınızı. Yemeğin dibini yakışlarınızı ve falcılara taşınışlarınızı. Bir gün olsun eğilip başını okşamanın içimden gelmediği çocuklarınız… Onlara beslediğim bu sevginin ne boyutlarda olduğunu fark edemiyorsunuz bile. Sempati duymadığım birinin hayatını kurtarmaya çalışıyorum diyorum. Bunu yüksek sesle söylüyorum. Acaba bu kimin ebeveyni diye yüzüme bakıyorsunuz. Çocuğuyla çocuğumuz arkadaşlık etmese bari diyorsunuz içinizden. Delilik çünkü bu, babadan oğla, oradan da onun soyuna sopuna geçer. Aman diyorsunuz, evladıma kötü şeyler aşılarsa? Topları yola kaçtığında peşinden koşarlarsa? Düşerse, kanarsa? Bir sakatlık olursa? Kocam eve geç gelirse? Kocam eve hiç gelmezse? Ya kocam eve gelmezse bir daha? Bir başkası varsa? Ya bu kadın, o gördüğüm genç kadınsa? Aralarında sandığım şey varsa, beni bırakırsa? Kuruntu bunlar dediği şeyler, gerçekten de varsa? Ne yaparım ben diyorsunuz içinizden. Ne yaparım ben. Ben? Yani birden bire çocuğunuzu geride bırakıyorsunuz düşüncelerinizde. Sadece bir ben kalıyorsunuz. Baştan aşağıya korkak ve kin dolu. Düşünsenize, sizden daha çok düşünüyorum sizin bir anlık isterim diyerek sahip olduğunuz çocuklarınızı. Yani diyeceğim oydu ki gurulu anneler, hiç babalar! Şimdi bu su kızarmazsa içim rahat etmezdi. Son bahar yapraklarının kızıllıklarını gölgede bırakacak bir kırmızı olmalıydı. Kaç kurşunum vardı? Bu soruyu size sorsam benim ellerimde on parmağım var dersiniz. Size ellerinizde kaç parmağınızın olduğunu sorsam, benim iki gözüm var dersiniz. Size kaç gözünüz olduğunu sorsam, evliliğim boyunca ben üç kere boşalabildim; kocam ise sayısız kere dersiniz. Kaç çocuğunuz var desem, hepsi de birbirinden yaramaz beş paranoyam var dersiniz. Yani diyeceğim o ki bayan gurulular, bay hiçler… Klor kokusu genzimde bir tortu oluşturdu. Ayakkabı tabanlarımın sesi beni çılgına çeviriyor. Çocuklarınızın birbirinden renkli ve inadına fosforlu mayoları gözlerimi kör etmek üzere. Bu boşluğun uğultusu içimde engellenemez bir dürtü yaratıyor öldürmeye dair. Yani diyeceğim o ki… Saçına kavrulmuş soğan kokusu sinmiş gururlu bayanlar… Ayak tırnaklarını kesmektense onların kırılmasını bekleyen bay hiç kimseler… bir kez olsun saçını tam kurutamadı diye azarladığınız, suyun üzerinde tam duramadığı için yüzünüzü buruşturduğunuz, ayağı kayıp düştüğünde dudaklarınızda bir eyvah yerinde geri zekalı gezdirdiğiniz çocuklarınızı gözlerinizin önünde dan dan dan kızıla boyamaya geldim. Üzülmeyin artık, daha fazla yaramazlık yapamayacak, daha fazla masraf çıkartamayacak, üzülmeyecek, ağlamayacak, yıkılmayacaklar. Tanrınız size yeni nesil peygamberini gönderdi diyesim geliyor ama bunu bu şekilde açıklasam beni taşlardınız sanırım. Oturduğunuz koltukları yerlerinden bir hışımla söküp kafamda parçalamaya çalışırdınız ve sonuç olarak kafamı parçalardınız.

 Ama böyledir bu. Tanrı aramızdan birini seçer. Ona gerçeği gösterir. Melek göndermeden, kitap indirmeden. Öylesine saf ve net bir gerçeği: baştan sona, sona ermeyecek bir acıyı yaşatarak. Ve ey gururlu ve nasırlı kadınlar, hiç ve kulağı kıllı erkekler… Bu peygamber, yaşadıklarını ve yaşayacaklarını öyle iyi sindirir ki, sindiremeyeceğini bildiklerini tam da birazdan olduğu gibi dan dan dan ! Kurşuna dizer. Bu düşen bir takma kirpiğe benzer. Deprem anında denizin kendi sınırlarını yeniden çizişine benzer. Siz gururlu ve çamaşır suyu lekeli kadınların; hiç ve ağzı demli çay kokan adamların ellerine büyük gelen çocuklarını düşen bir takma kirpik gibi, çocuklarınızın ahşap yangın merdivenleriyle donattığınız karakterlerini ise depremi bekleyen denizler gibi çekip alır ellerinizden tanrınız. Eninde sonunda dalgınlığınız yüzünden arabanın altında kalacak olan… Düşüncesizliğiniz yüzünden evi ve kendini kibritle yakacak olan… Hissizliğiniz ve umursamazlığınız yüzünden bir gün intihar edecek olan çocuklarınızı… Siz onlara daha da bağlanmadan, izin verin gururlu bayanlar, hiç adamlar. Bu çileye bir son vereyim. Günbatımının en güzel izlenebildiği bir sahildeymişsiniz gibi yaslanın arkanıza, tutun birbirinizin birbirinize uzak ellerinden plastik bir sevgi ile izleyin bu kızıl suları. Bu mermi seslerini de martı sesi varsayın hadi. Hiç acımayacak.

FIN

  • Aklıma katil olabileceğini getirdiğim o ilk kişi en sonunda katil çıkıyor ya hani, o zaman kendimi suçluyorum işte. Peki, katil olması ihtimalinden beni vazgeçiren neydi?
  • Yönetmeni ben olsaydım bu filmin sonu böyle olmazdı dediysem; daha güzel, daha mutlu bir son yaratabileceğimden değil.

BİR ARA BENLERİNİ SAYMAYA ÇALIŞMIŞTIM, İYİ Kİ YAPMAMIŞIM

Yatağın altındaki kutuda uykudasın,

Aynı zamanda dolabın içinde bir askıda sallanıyorsun.

Yastığımı kavramışsın orospu çocuğu,

Dokumda, dokunuşlarımda, rüyalarımda salınmaktasın.

Şimdi biliyorum ki gözlerini benim gözlerimden gören,

At sikine bile anlam yükleyerek ona âşık olabilecek,

Küçük ve sevimsiz,

Küçük ve biçimsiz,

Küçük ve bilinçsiz,

Küçük ve nedensiz kadınlarla sevişmektesin.

Ama yarın bu evden,

Bu zihinden…

Bir şekilde içine işlediğin bu bedenden,

İçtiğim her şeyden, yediğim her şeyden!

Milyonlarca gereksiz detayımın içerisinden,

Köprücük kemiğine takılı kalan gözlerimden,

Kulak memene yapışan ellerimden,

Ensende soluyan nefesimden,

Siktir olup gidiyorsun.

Ölümsüzlüğünü senin ellerinde kazanmış bir yarı-tanrı,

Olmak mıdır cesaretimin sebebi sanıyorsun; yanılgı…

Düşerim, ne sen tutabilirsin ne de bir başkası.

Yaşaması kolay şehirlerin meşhur zeytinyağlarına bulanmışçasına kayarım,

Kanarım da. 

Ağzım, burnum, tırnaklarım…

Omzum, göğsüm, diz kapaklarım…

Bir dönem biz dediğim ve kurak arazilerde yetiştirdiğim ağaçlarım

Yakarım!

Külleri gibi yaşanılanların,

Düşerim, ne sen tutabilirsin ne de bir başkası.

Açıkçası:

Kurtarılmış bir hayata hatayla başlamanın pişmanlıkları,

Beni iyice çürütmeden söküp alacaksın bulaştırdıklarını.

SAKSILARA YUMURTLAYAN KUMRULARIN YUMURTALARINI KARGALAR YER, KUMRULAR DİŞİSİNİ BOŞAMAZ AMA, BUNUN ÖRNEĞİNİ HİÇ GÖRMEDİM

 Kendime verilmiş sözleri hem tutma hem bozma çabası içerisinde kıvranırken kahveyi taşırdım. Elimi biraz yaktım, köpüksüz kahvenin tadına baktım. Bu falda güzel bir şey çıkmayacağı kesin.

 Aksiliklerle daldığım uykunun aksiliklerle örülü rüyalarından aksiliklerle uyanıp aksiliklerle başlayan bir güne aksi bir yüzle merhaba dedim. Gün de boş durmadı tabi, gözünü bir an olağan işlerinden kaldırıp yüzüme baktı. İçinden bok dedi. İşine geri çevirdi gözlerini. Gözlerden saniyelik geçirilen cümlecikleri hep ezbere bilirim.

 Odadaki dağınıklık birkaç şekilsiz yastık ve yerde topuğumun şeklini almış bir çift çoraptan ibaretti. Sonradan fark ettim, terliğe alışık olmayan ayaklarım sehpanın altını evdeki tüm terliklerle süslemişti. Bu kolajın asıl sahibi terlik giy diye ısrar eden annemdi. Son eseri için onu kutladım. Bir ara bir şampanya patlatmayı önerdim. Beni duymadığı için cevapsız kaldım.

 Kızışmış kedilerin sidiğinde uyandırıcı bir aroma var. Burnum beynime kadar açıldığında migrenin şiddetiyle buluşuyor bedenim ve ooooh diyorum. Üşengeç ev kadını tanrımız bugün bize yine dünkü yemeği ısıtıp yedirmeye çalışıyor. Sevinçler de acılar kadar bayat.

 Şekerlerin ambalaj kâğıtları pek iştah açıcı değil. Üzerindeki yazı Rusça mıdır nedir diye bakıyorum. Sanki çok anlayacağım da. İnek resimli ambalaj kâğıdının altından yerfıstıklı bir şeker çıkıyor. Ben sütlü sanmıştım. Hala yanılabildiğim için seviniyor, fıstık tadını unutabilmek için ise kendimi kahveye adıyorum. Yılların değiştiremediği Kıbrıs’tan gelme COS Kahvesi, Atilla Sokak No 2 Girne adresinden istisnasız bir şekilde düzenli aralıklarla evimize ulaşıyor. Sipariş üzerine de değil oysa. Sevdiğimizden filan da değil. Kader diyip geçelim sevdiceğim. Ota boka dediğimiz gibi, her ayrılıkta, her mutsuz sonda tekrarladığımız gibi buna da kader diyelim. Öyle diyince içimiz rahatlıyor çünkü. Öyle diyince puff diye sönüyor o şişkin ve dikenli koca balon. İçimizde yer açılıyor yeni acılara, yeni kayıplara.

 Günümün nasıl geçtiğini soran biri yok. Demek ki yokluğun pek bir şey değiştirmemiş rutinimde. Çok bir şey kaybetmemişim. Sen de sormazdın. Şimdi de sormuyorsun. Başka soran da yok. Zaten ne yaptığım belli. Bütün gün otur, uzan, düşün, üzül. Bu siyaha siyah demek gibi, ağaca ağaç demek gibi. Neden bilinen cevapları yeniden duymak için soru sorulsun ki?

 Uzun zamandır uluyan bir köpeğin sesini duymadım. Aman ne büyük eksiklik diyenin ben… Neyse! Eksiklik işte. Ulumayan köpekler, kırılmayan bardaklar, uzun zamandır kabız olmamak bile eksiklik.  Sokağın başına yeni birileri taşınmış. Salonda birbiriyle alakasız iki avize var. Bol şatafatlı. İnsan neden böyle bir şeyi görmeye tahammül eder diye düşünüyorum. Annem de aynı şeyi düşünüyor olsa gerek, adam hep çalışma odasında diyor. O masanın başında oturuyormuş ne zaman annem oradan geçse. Demek ki bitik evlilikler zevksiz avize seçimleriyle ve çalışma odalarında geçirilen zamanla belli edebiliyor kendini.

 Sokağa dadanan hırsızlar yüzünden binalardaki alarm sayısı arttı. Geceleri sokağa baktığınızda kırmızı, mavi, yeşil ışıkların bütünlükten uzak dans edişlerinin caydırıcılığını soluyorsunuz. Neyiniz var bu kadar değerli? Neyi gizliyorsunuz? Sürekli öten korkularınız uykularımı bölüyor diyorum, düşüncelerimi bölüyor, kurmayı tasarladığım cümlelerimi bölüyor diyorum. Beni hiç ciddiye almıyorsunuz! İnsanların kalplerini, emeklerini, gençliklerini, hayallerini çalmaya bu kadar alışmışken siz, neyi gizliyorsunuz alarmlı kapılarınızın ardında?

 Biliyorum ki terminalden bakmadan atladığım ilk otobüs beni sana getirir.

 Biliyorum ki adresin değişmiştir, şehir her zamankinden daha da sislidir.

 Biliyorum ki saç telim bile kalmamıştır bir tarağında.

 Biliyorum ki çoktan başkaları uyumuştur yatağının sol tarafında.

 Ah sevgilim, şimdi beni kıskanman ne mümkün; şimdi ne mümkün seni kıskanmam.  Yanımda olsaydın değişirdi bir şeyler. Daha iyi bir insan olurdum sen inanmasan da. Daha aklı başında, daha susmayan. O kadar çok konuşurdum ki sevgilim, düşünecek bir saniye bile bulamayabilirdim. O kadar çok sokulurdum ki göğsüne, neyin üzerini örtmeyi düşünüyor acaba diye şüphelenirdin.

 Hep onu sev ama bir daha onunla olayım deme. Kendime bu sözü verdim. Hay dişlerim kırılsaydı, dilim dolansaydı, beynim sulansaydı da anlaşılmasaydı yeminlerim. Denerdim. Denemeye çalıştığını izlemeyi; sana hak vermeyi denerdim. Alışırdın zamanla, alışırdım. Kendime verilmiş sözleri hem tutma hem bozma çabası içerisinde kıvranırken kahveyi taşırdım. Elimi biraz yaktım, köpüksüz kahvenin tadına baktım. Bu falda güzel bir şey çıkmayacağı kesin.