BENİ ARKA BAHÇENDE BESLE

    İyiyim, yalan söylemeyeceğim. Sen beni öp, ben dişlerinin peşinden gelirim. Uçamayacağımız kadar sıcak bir gecesinde mevsimin, sevinçlerine dolanır sendelerim. Bana tüm bu paylaşma saçmalıklarını ve kuru inancı yutturan ellerine yaslanırım.

   Beni taşımak, boş bir büyük poşeti taşımak gibidir; bir süre sonra gevşeyecek beni kavrayan ellerin.

   Sonra bana bir başka şehir adı uydur. Bir başka masal olsun, ben yine uyurum.

   Öyle bakıyor, korktuğundan. Hepsi korkuyordu, yadırgamıyorum.

   Beni küfürlerinle sevsen, kim utanır? Hep aynı kadehi kullanırım, bir alışkanlık kazanırım yokluğunu da kabullenen. Zaten en güzeli, kabullenebilmektir gittiklerinde bıraktıkları sinsi sinsi çınlayan yeri.

   Beni çok sev, yoksa katili olacağım kendi düşkün dizlerimin. Dizelerimin altını çizecek kalem bulamayacağım çekmecelerinde bu pis evrenin. Beni çok sev, yoksa hararetli cümlelerinde havalanan o güzel kaşlarını patlatacağım.

   Ben kimi sevsem ısırıyor zaten. Ben kimi sevsem karıncalı. Kırçıllı. Denize açılırız olmadı, orada kaçamazsın. Orada kaçamam sandıklarından bir bahanem olur gitmemek için. Yoksa biliyorsun, her kirpiğimden bir tren geçer.

   Sana neden yalan söyleyeyim kollarının yapışkan akşamlarına teslim olmuşken?  Sana neden yalan söyleyeyim, yoksun bile.

   Kibrimi üç kuruşluk çürük kibritleriyle tutuşturdum bazı eksik şehirlerin, hangi mezarlıklarına gömeyim gerçekleşmeyecek dileklerin fitillerini?

   Beni bahçe kapısında karşılayan bakışların vardı, bak bunlar da benim hayallerim. Pencerelerinden soğuk sızardı, romatizma sızlardı. Biz yaşımızdan yaşlıydık ve aşk da bize kamçıydı.

   Yoksa neden kekik kokusunda gezinmiyoruz bazı şarkıların. Bazı şiirlere taş atıp kaçmıyoruz?

   Hep bir yokum, hep kendimi gizlediğim küvette ölü bulunuyorum.

   Hep bir yalancısın mutlu toplulukların topuk diplerinde ama yalan söylemeyeceğim, iyiyim.

KURTLU KİRAZ

    Bacaklarım donuyordu, aşktan hissetmiyordum. Oysa o, salyangozları ezmeden sessiz ve sakin yürüyecek kadar aklı başındaydı. Gecenin ileri bir saatinde yalnız olduğumu fark ettiğimde yalana inanmaya devam etmekten başka çarem kalmamıştı. Hem ne vardı ki, herkes sevildiğini umarak yaşıyordu.

   Yürümekte zorlanacak kadar şişkin, ellerine bile bakılamayacak kadar çirkindi kâbuslarımın jönleri.

   İncir ağacı yeşil kokar. Başımı kokunun geldiği yöne, sola çeviriyorum. Bir harabenin içerisinden fışkırmış ağacı göreceğime nasıl da eminim. Burnum, çocukluğumun kokularını ne zaman unuttu ki? Koordinatımı karıştırsam iyi, zaman da karışıyor. Ve bir merdiven, beni gideceğim yere yakınlaştıracak, önümde uzayıp gidiyor. Bir sokak ki çok belli, bu sokakta kimse âşık değil. Nasıl temiz, nasıl da düzenli. Aşk, insanı talan eder çünkü. Çünkü insan içinde tutmayı hiç öğrenemedi hislerini. Annesini gördüğünde bağırmaya başlayan yavru kediler gibi. En çok sevdiğim curcunaydı bu. Sonra yıpranmayalım diye betona buladılar bizi. 

    Yoğurt kabıyla suladı çiçekleri kadın, çok acemi. Zemine düşmeden dağılan damlalardan pek de kaçışamadı karıncalar. Zamanım kısıtlıydı, yoksa sana yeniden âşık olacaktım. Geçtiğimiz sokaklardan geçecektim. Tam burada diyecektim, tam burada seni öpmüştüm, gözlerim bileylenmişti.

    Ve sonra gürüldemeden gök, yağmur indi. Yüzünü hatırlamaya çalıştım, eskimiş bir şeyleri yeniden sevmeyi denedim. Derimin en inceldiği yerde, aşkın sivri dişlerini hissettim. İnsanı korkutan ve arındıran bir çaresizliğin içerisine düştüm. Kısa kısa yankılandım.  Pembe çiçekler, kırmızı çiçekler, aydınlığını hüzünle gölgelemiş yalnızların sarı brandalı balkonları. Kendime tek kelime etmeden birbirine yaslanmış evlerle çevrili avlularından geçtim bilinçsizliğin. Kokuna çıkmıyordu hiçbir sokak. Belki alnımıza yazılmış adresleri, bir esnafa sorarsak…

    Paskalyadan kalma çürük yumurtaların renkleri gibi, dönüyor başım, maviye mi düşmeli bilemiyorum.  Yanımda duruyor, bana bakıyor mudur? Rüzgârı bile dokunmuyor bana. Beni öyle bir geride bırakmış. 

ALÇAK O TERASLAR

Oturup bir mayıs daha bitmeden,

Hatırası çok olan mevsimlerden geçerken,

Sen de çok oldun artık, gitsen iyi olurdu diyorum.

Unuturum belki, unutursam geri dönersin.

Kendini hatırlatmaktan büyük hazlar duyarcasına,

Cama çarpıp duruyorsun;

Şapşal!

Ben kiminle ne içiyorsam, hep bir başkaları var.

Hep bir başkalarının omzu açık,

Benim bezgin dertlerime.

Annemden ne kadar da güzel bir çocuk olduğunu dinliyorum,

Saçlarını ve bakışlarını.

Annelerin bir köşede unutulmuş alyansları…

Kimse yok ki!

Kimse yok ki, kimin gitmesini bekliyoruz ağlamak için?

Öyle bir mevsim, sigara bile tatsız geliyor,

Polen, çimen ve toprak,

Belki bazı güzel anıları tekrar tekrar hatırlayarak.

Birileri giderdi, ben de giderdim.

Kim bekçi kalıyor şimdi şehirlere?

Oradan tren geçer, pencereleri kapat,

Burada sirenler ve aniden beliren hayali pelerinliler,

Birbiriyle kavga eden kargalar, alçak uçuşlar…

Uçaklar geçiyor, başım dönüyor.

Döner mi?

Hiç sanmıyorum.

Yine petunya, yine ölü tavşanları çocukluğun,

Yine avaz, yine kâbus, yine tüy kaplı yılanlar.

Daha çok iz bırakmadan birileri üzerimde,

Önem verdiğim herkesin üzerine,

Eze eze kelimeleri ağzımda, ettiğim yeminler.

Hep bir bu sefer farkındayım,

Hep bir bu sefer kabullendimler.

Bu sefer belki farksız olur,

Ne de olsa üzerine konuşmak istemediklerimi yazıyordum.

BİR BALKONUN KÖŞESİNDE UNUTULMUŞSUN ÇOCUK, GÜNEŞ ÇALMIŞ RENGİNİ

    Bir yangın dalgalanıyor, dalgın dalgın izliyorsun. Su sızdırmaz gözlerimde gezinen denizanalarından da sanırım iğreniyorsun; ama ben sana yalan söylemeyeceğim. Şu uğuldayan müziği de sevmedim,  şimdi gidebilirim. Ben daha gitmeden aramıza sokuşturduğun o paravanın yerini değiştirebilirsin.  En başına dönemeyeceğimiz bir yere sıkışmışızdır belki. Belki canımı yakman lazımdır beni oradan çıkartmak için. İstersen ile başlayan cümlelerle geceye başlayabilirim; sen bir kahraman değilmişsin. Geceyi, başını pencereye çevirip bitirebilirsin, elinden şefkat akmayacak kadar bencilsin.

İnsan da oksitlenir.

    Bazı ayrılıklarda evi talan edip gidersin; bazı ayrılıklarda toparlayıp evleri; ocağın üzerinde birkaç tencere bırakıp, içleri dolu… Hepsini seversin. Hepsini seversin. Hepsini günün öğle saatlerinde ve çok geride kalmış bir gülümseyişin sigarayla sepialanmış utangaç davetkârlığında… Hepsini seversin, sevmek yalnızların işi. Bazı ayrılıklar da her ayrılıkla aynı işte. Adamlar da aynı geri geri giden adımlar da aynı. Hırpalanmış hiçbir hisse üvey ana bile olamıyoruz. Olamıyoruz, biliyorum. Kabullenmek de bir seyahat; bu zaman alıyor. Bu, zaman alıyor; bir klişe olarak ağaçlar geçiyor sağlı sollu. İçtiğin çaylar mideni kaynatıyor. Yol boyu…  Bir yerlere varamayacağını bilerek işte, bir kimsesizliği bırakıp başka bir kimsesizliğin kayalık omuzlarına yaslanarak; gözlerinden yaş akıtarak, sözlerinden yas akıtarak; kabullenmek de sızlayan bir cerahat.  

Kuşkulara gebe, kuşlara gece, veda hutbelerine hece de değildik.

    Sonra o çok sevdiğim gözlerinde bir ihanetin fragmanı dönmeye başlıyor. Biraz geri çekilsem, perdenin arkasına gizlediğin acizliğinin ayaklarını görebileceğim. Seni seviyordum diyordum rüyamda, yüzünü karalamaktan eskittiğim bir fotoğrafına.  Bana ellerini bıraksan ne olurdu sanki? Bana kollarının içlerini bıraksan; biraz pudralı huzur. Sararmış bir akşam göğü gibi üzerime yokluğun serpilirken, şehri deprem korkusu saracaktır elbette. Kimse de dönüp bakmaz gözlerimin ferini çaldığın harap yüzüme.

Kanımı donduruyor soğuk hava deposu kalbin.

    Takılı kaldığım kelimelerden şiirler yazıyorum parçalanmış mektupların mürekkep ve neden beni sevmiyorsun bulaşmamış kısımlarına. Kulağımda izi kalmış bir sessizliğin bile yok şimdi. İskeletimi geride bırakmış gibi, tüm iç organlarım sökülüp atılmış gibi; bomboşum. Kötü günlerin nasıl unutulduğunu unuttum. Ve petunyalara ne sıklıkla su verildiği gibi basit şeyleri de, burnun yüzüme değdiğinde hissettiklerimi de unuttum. Bulanık gözlerime kapadığım ellerime ellerin dokunmuştu, ağlayamam böyle. Böyle başlayan gecelerde hatıralarım karışır; başka başka insanlara duyduğum öfkeler çakışır. Alnım kırışır. Ama sonunda yokluğunun inkâr edilemeyecek gerçekliğine de alışılır.

DALLARIN BİRBİRİNE DÜŞMAN TOMURCUKLAR DOĞURDU GÜNEŞİ GÖRÜNCE

   Bir alarm başladı sokağın diğer ucundan. Bir telefon çaldı, aynı anda. Bunlar duymak istediğim kelimeler değil. Bunlar, sabırla öpmeyi beklediğim bir ağızdan çıkmıyor.

   Kalbin, keşfedileli çok olmuş bir kara parçası; üzerinde tabiata dair hiçbir güzelliğin barındırılmadığı. Ruhunun ışıltısı neon bir tabela aslında.

   Ters yönlere gidelim, çok çirkinim. Günleri ve ezgileri karıştırıyorum; sanırım öleceğim. Hayallerim büyüdü, ellerim küçüldü. Yetemiyorum, yetemiyorum… Ters yönlere gidelim.

   Beni ne de çok sevmediğin gösteriliyormuş büyülü göz çukurlarının sinema salonlarında. Ben de tam seni öldürmeyi düşünüyordum ki sen önce davrandın. Kalbim ne keriz.

   Bana uçurumları vaat eden ellerinin ayasında hangi gerçeği gizlediğini kurcalamak bana düşmez. O kangren kuşlar attığım lokmalara üşüşmez.

   Ne çok gülmüştüm, hep içimden. Hep içimden seni sevdiğimi tekrarlıyordum. Hep içimden geçenleri kovalıyordum aksi bir köpek gibi. Yoksa gidecektin, biliyordum.

   Kestanelerle taçlandırılmış bir sokaktan geçiyorum, bu ilk değil. Kedilerin bile ıslandığı bir yağmur düşün, ne feci.  Ben yalnızım ve bilmiyorum bu insanlar kimi sevdiklerini sanıyorlar.

   Onca yapay sözcüğü boyadım, yine de gerçekçi durmadılar. Çayırlarımın atları bile soldu, güneşimi kesen duvarların yıkılmadılar. Bana hızlı yayılan bir acı bıraktın ve bunun kökünü bulamadılar.

   Sana; bensiz çıkacağın seyahatlerin için bir anı defteri, dağınık kalemlerini bir arada tutabilmen için desenli kumaşlar, belki hatırlamak istersin diye bir tutam saç miras kalacak. Sevgiler de ölür çünkü kopuşlar mevsim değişimine denk geldiğinde.

BİR ÇİZGİ FİLMDEN ANIMSIYORUM GÜLÜMSEYEN ELLERİNİ

Birbirimizden kurtulduk bulutlara şükür.

Itır kokan bir düşü paylaştım sabaha kadar kendimle.

Şimdi manzarası ne güzel deniz kenarlarının.

Ben oraya gelmedim bile bile.

Ben oraya gelmedim, orası yeni kabuk bağlamış.

Ben burada gereksiz bir kalabalıkta,

Dolmabahçe’de maç dağılmış gibi tıpkı,

Belki sen bile yoksundur isli geçmişimde.

Biraz fotoğraflara baktım – hiçbirinde olmadığın-

Bir pazar yerine sığındım.

Sesim çirkin, dilenemem de.

Neye inanacağımı da bilemez oldum şimdi.

Oturdum düğüm atmayı öğrendim,

Koparsam senden, hataya bağlayacağım kendimi.

Saçlarımı topladım, demek ki çok zaman geçmiş.

Geçmişi özledim, insan neyi özleyebilir ki başka?

İnsan başka nereye kaçabilir?

Filikaların da batıyor.

Yüzlerce kılçık boğazıma takılmış gibi,

Tam da seni sevdiğimi söyleyecekken…

Belki beni bir gün doğumuna, sırtında taşıman gerekecekti.

Aslında sarılman yeterli gelecekti.

Oysa ne güzel bir mevsim,  parklarda yavru kediler.

Ne güzel mevsim, çiçekler ve tüfekler.

Ayrılık aslında kötü bir zamanlama meselesi,

Ve tadımı kaçırıyor, korktuğum şiirin başıma gelmesi.

LAFI UZATACAĞIM, UZAN İSTERSEN

Öyle bir hale geldi ki içim, yazsam da susmaz artık.

Gece mavisi dişlerini söküyorum, hayır onlar senin dikişlerin aptal.

Bu da öpmeyi unuttuğun boynum, bir neşterle yokluğun yüzüme vurulmuş.

Bu da bir dilek havuzu değil aslında, seni dilemekten çekinmiyorum oysa.

Kilitli kilisede ne düşündüysem, eski oda şurada mıydı yoksa burada mıydı aklıma gelmiyor.

Mumların bedeli yok, bazı susmuşlukların da günsüzlüğü gibi.

Kibir, yatağın altında gizlediğim bir canavar.

Bu sokağı bir başkası da seviyor.

Bazen sevgilerde çok yalnızım.

Bazen çok yalnızım, kendi elimi tutuyorum.

Öyle yol kenarında kendi kafasında salınan gelincikler gibi.

Bir şey gibi bu şeyler hep, ne olduklarını tam çıkartamıyorum.

İnsan bazen hangi sahnede ağlayacağına karar veremiyor.

Bir de bakıyorsun yazılar akmaya başlıyor.

Aklımdan geçenleri mektuplara da öylece dökemedim, annem temizlik hastası.

Çiçekler çoğaldı ve kediler gitti.

Mimoza, sen nasıl da kendine has bir gezengensin vazoda.

Dirsekleri birbirine değmeyen yürüyüşlerde…

Daha çok sigara içtim göğsüm ağrıyor diye.

Saçlarımı ve tırnaklarımı uzattım kimseye çaktırmadan.

Başka birine dönüştüm, kaygısını kendisine oyuncak etmiş.

Yetmiş yaşıma kadar yaşar mıyım acaba diye düşündüm.

O koltuğu iyi ki yok etmişler, arkasında ağlıyordum.

Bu koltuğu niye yok etmiyorlar, buna biraz hatıran sinmiş.

Gitmiş, odadaki izlerini silmiş, kızamadım.

Bizim bir şarkımız yok, onun yerine kolların var senin.

Ben seni bir mevsime ekiyorum, belki filizlenirsin.

Bazen suyunu çok kaçırıyorum.

Elim çok ayarsız, ama sana dozunda dokunurdum.

Sustum. Buna kendim bile inanamıyorum.

Kendi çiçeğinin ağırlığını taşıyamayan bitkiler gibi…

Başka bir güne de günaydınsız başlayacağımı anladım.

Tekrarında bile gözden kaçırdığım ne çok detay, kaçırdım bak yine.

Onca kapak, ya çok içmişim ya da sen gelmeyi unutmuşsun.

Sonraları bakacağım bir manzaranın önünden defalarca geçtim.

Sisli, eskiden de soğuktu.

Belki bize başka bir mevsim ayarlıyordur şef, daha güzel gülebilmemiz için.

Biri vardı, ben senin elini tutamam, git istersen demişti.

Bakınıyorum çekmecelere, üzüntüden başka his kalmamış.

Oturdum badem ezmesi yedim, günlerce.

Simit yedim biraz, mektuba bahane olur belki diye.

Soluma yatardım, uyku çökerdi.

Sağımda sen konuşurmuşsun, ben senin yalancınım.

Sağ kulağım sana kırıldı, bana küstü.

Kalbim sana kırıldı, herkese küstü.

Umudum da kırıldı; umut dedikçe sen, ağzını kırasım geliyor.

İnsan dün öpmek istediğini bugün nasıl da kafasında katlediyor.

Bugün sonuçsuz çarşamba.

Yarın perdesi aralık bir perşembe olur belki.

Cuma gelince seni daha çok düşünürüm.

Sabah uyanıp anneme sarılırım.

Gözlerim şişer, şişeler eksilir.

Belki aşklar çok eskimiştir.

Eskiler alıyor eskiciler.

Bir yoğurtçu geçerdi buralardan, belki bilirsin.

Kesin bilirsin, buralar senin de memleketin.

Kesin! Gerildim.

Gelirdim ama başım ağrıyor.

Ağrım çoğalıyor, çabalarım dağılıyor.

Gün sayıyordum, burkuldum.

Sana bir şeyler demeyi planlıyordum, şimdi hepsini unuttum.

Geç otur istediğin yere, kahvene süt ister misin?

Ağzının köşesinde biraz git kalmış.

Susmak istersen anlarım.

Anlarım ve ağlarım.

Ağlarsam soldan ikinci kapıdan çıkıp gidersin.

Kendine kırılmış bir kadını dinlemek istemez kimse.

Kimse kim işte, neyse; her neyse.

Öyle bir hale geldi ki içim, yazsam da susmaz artık.

İçimdeki yerini kadife kapladım, bordo.

Bir daha dene istersen.

İstersen, isterim.

İstiyorum istemeni bazen.

Bazen kâğıda ellerimi kusuyorum.

Sonra bakıyorum, zaman geçmiş oluyor.

Zaman geçmiş oluyor, beklentilerimi es geçip gitmiş.

Bitmiş işte.

Öylece bitmiş.

BENİ SİNİRLENDİRME, TÜM DÜŞLERİNİ ELİNE VERİRİM

    İnkârı beceri sanan gözlerini de al, kalbin çok aleni, kuyumu kazıyorsun.

    Kedisine sarılıp kuyuya atlayarak intihar eden bir adamın hikâyesini duydum geçenlerde. Sana anlatacaktım, eğer olsaydın.

    Eğer olsaydın sana yaralarımı gösterirdim. Sol elimle bir alıp veremediğim vardı yıllardır, sana bunu anlatırdım.

    Kendimle nasıl savaştığımı, galibe takacağım teneke madalyaları, plastik çiçek çelenklerini, düşleri, ıslak kâbusları, kuru dudakları, yolunu unuttuğum bazı kitap sayfalarını; kendimi, ellerinin darağacına bırakmaktan korkar gibi şiddetle anlatırdım.

GECEYİ BİR TARAK YARDIMIYLA ORTASINDAN AYIRAMIYORSUN

    Bana sorarsan buralar terk etmek için bırakıldığımız şehirler. Ara sokaklar ara sokaklara açılıyor. Beni tanıyan ve biraz dikkatli bakınca hatırlayan insanlar da var. Onlar hep beklerdi. Burada neyi sevdiğimi bile hala bilmiyorum. Bir fotoğraf gözümün önüne yapışıyor, her şey bir şehrin gerisinde hareketleniyor. Duruyorum, dönüyor.

    Dizine yatsam ne mutsuz olurum. Taşak oğlanına dönmüş diktatörlere bakınıyorum. Hep bir rafın en gerisinde; toza bulanmış birilerinin yetim gözleri çürüyor. Geçer. Hep geçiyor zaten.  Birden bire sabahın altısında uykulu bir düş geçiyor. Bakıyorum; benim de bir yanım yokmuş elimi tutmadan dikilebileceğin.

    Can yakıyor üzerime düşen yarım cümleler. Herkes kendi tanrısına yalancı oluveriyor. Gecenin de sahibi meçhul.  Bazılarının hiç olmayışları güzel. Bazılarının düşleri de çocukluktan façalı zaten.  Gitmek için birilerini kaybetmiş olman lazım. Gitmenin temelinde kaybolma isteği çöreklenmiş uyuyor. Gitmek, tavşan tedirginliğiyle atakta.

    Lanetli hafızamla tıkıldığım yaşamımda biraz nefes alabilmek için kalbimi sana açıyorum. Kimse tahmin edemezdi sivri pençelerini.  Aşk, birilerinin iç organlarını dahi sevmek gibi.  Hüzne sarılınca, kuma bulanmış ayaklarını hayal etmek istiyorum. Söylemek istemediğim ne çok şey var sana. Yine de konuşuyorum.

    Çoğu zaman bir başkasını seviyor oluşlar yüzündendi. Kelimesizliğinle dağıttığın beynimi toparlayıp dünya haritası üzerinden, kendime uzak yoldan geliyorum.  Bakıyorum, her şehrin de güzel kızları meşhurmuş bu memlekette. Bir ejderhayla savaşmaktan daha zormuş kendimle kendi bedenimin içinde savaşmak. Oysa oraya bir ayna koysak, olay hallolacak.

    Biçimli ağzına biraz kan konduruyorum. Hah şöyle, yüzüne biraz renk gelsin diyorum. Bak, kötüyüm artık; sevebilirsin böylelikle beni.  Aniden beliren güneşin oyununa gelmiyorum; geceler daha az riyakâr.  Ağustos çocuğuyum ama mayısı daha çok seviyorum. Sonra bir de seni, bir de başkalarının hikâyelerini ve bir de bir an vardı kelimelerini ağzımla hissedebildiğim; bir yer edinmiştim, sevinmiştim ve sevmiştim. Sevmiştim işte seni.

    Ama geceleri ve acıları paragraflara bölemiyorsun. Şimdi tam zamanı aslında dediğinde bile, ölemiyorsun.  Elinden son umudunu da kazıyıp alıyorlar, gidemiyorsun.

ŞİMDİ DE GENÇ ÇİFTİMİZİ ZAMANSIZ BÜYÜYEN KİSTE DAVET EDİYORUZ

    Belki elindeki törpüyü bir köşeye bırakabilseydin, insana yakışır ayrılıkları kardeş payı bölüşebilirdik seninle. Ne saçlarımı budardım o zaman ne de saatlerce en iğrenç renklerle tırnaklarımı boyardım. Kedidir der geçerdim içimde dolanan kuşkulara. Kuşlara buğday serperdim, ölü civcivlerimi tebessümle anardım. Seni, seni içine sokuşturabileceğim bir hikâyeyle selamlardım. Ilık süt kıvamındaki akşamlarıma hoş geldin derdim. Hoş geldin, evdeki terlikleri pencereden atayım ister misin?

    Birilerinin kıç cebinde buruşan bir fotoğrafım da vardır belki. En hüzünlü görünüşümü seçmiştir kesin. Belki bir iki kere tükürmüştür bile yüzüme diye kendi ellerine de. Kendisine soramamıştır, beni sevseydi diye başlayan soruları. O soruların sonlarına küçük gelen soru işaretleri vardır. Birbirinin üzerine binmiş ayak parmakları gibi iticidir o cümleler. İnsan, zihnini okyanuslara yöneltmek ister belki. Belki çöllere, belki çöl farelerine. Belki de dikenli bitkilere duyulan hayrete.

    Şimdi nasıl da kanlıdır beni bir yerlerden ısıran gözler. Sokağı dolduran yamuk bacaklar ve izmaritler arasında tavşan gibi çekingen ve hızla… Ama zaman zaman da olduğu yerde savunmasızmışçasına durulup ilerilere bakan bir kadına dönüşüveriyorum. Bana bunu istikrarlı yokluğun yaptırıyor. Ne yapılırsa hep yokluktan yapılıyor zaten diyorum kendime. Kendimi kendi saçma kafa hareketlerimle onaylıyorum. Tanıdık bir mevsim geçiyor yanımdan. Bu hava en çok kasıma yakışırdı belki. Belki benim de adımlarım yakışırdı senin adımlarına. Ne geride kalırdım ne önden giderdim. Hiçbir acelemiz yoktu ki bizim. Bana neden ecel teri döktürüyorsun kendi inine çektiğin yabani dilinle? İnsan sevdiğine böyle susar mı?

    Pazartesiler de abartılı bir dekor gibi zaten bu sahnede. O esnada oradan geçmesiyle meşhur birilerinin hikâyelerini dinliyorum. Hep aynı şartlar altında hep aynı dondurulmuş gıdalar gibi zevksiz ve serin. Tekrar tekrar tekrar ve tekrar eden günler, aylar ve seneler. Bazen ambalajı değişiyor işte. Daha mat, daha parlak, hep daha bir plastik, daha bir iştah açıcılıktan uzak. Zaman hep böyle geçiştiriliyor bu evrende. Mutlu değilsen mutsuzsundur elbette. Bir ortası yok bu işlerin. Bir orta olsaydı, ortada buluşur kahve içerdik sürüce.

    Issızlığını bir güneş parçacığıyla bozmuş günlerde insanların yüzlerine bakarak sessiz ve elemsiz küfrediyorum. İçimi rahatlatıyor onların kurtuluşu bekleyişleri. Bulutlar yarılıp içerisinden yeryüzüne doğru akan bir elin, onları bu çilelerinden kurtaracağını sanıyorlar inatla. İnattan ve itaatten kanatlanan kıçları izin vermiyor zemini öpmelerine. Oysa o çok korktukları toprağa bir karışsalar tüm dertleri bitecek. Ölü bir eli öpmekten nasıl da korkuyorlar. Sen ölsen mesela, ben seni öpmekten korkmazdım. Soğumana bozulmazdım. Tepkisizliğine darılmazdım.

    Bana hatırlattığın mutluluk hissini de alıp gidiyor oluşuna güceniyorum son günlerde. Kendime üzülecek bir şeyler bulmak konusunda bu ülkede bir numaraydım belki. Yerimde gözü olanların kirpikleri seyrek diye bile üzülürdüm işte. Sen düşün… Sen düşün mesela biraz, ben bunları neden yazıyorum. Ben bunları neden yaşıyorum ve aslında kimden bahsediyorum. Mesela beni ölü kedimden daha çok ne üzdü, insan ne kadar çok üzülebilir, kırk sekiz kilo bir kadın ne kadar çok üzülebilir, kırk sekiz kilo bir kadın hareket halindeki bir aracın önüne saatte kaç kilometre hızla koşabilir?

    Bu çakmakla seni kutsuyorum derken yaktım saçlarını. Şimdi başındaki o altın hare ile nasıl da inanılasısın. Yaktığım tüm o mumların ışığında bir Psyche ihanetine dönüşüyor düşüncelerim sana karşı.  Aslında sen de Eros değilsin, ben de dolduruşa gelmedim. Kelebek kanatlarına sahip olsam, kesin onları da dikkatsizce un ufak ederdim. Uçabilseydim, gidip yanlış dala tünerdim. Yağmurda gizlenecek bir delik bulamazdım kendime. Sokağa çıksana diye pencerenin altında, kafam; boynum tutulacak kadar havada, sana seslenirdim. Sonra günler ve geceler boyunca, azarlayacak bir anneden bile yoksun yalnızlığımla, sessiz sessiz adını inlerdim.

    İnsan nasıl da bulaşıcı. İnsan nasıl da sıçrıyor, eşyanın üzerine bile. İnatçı bir bağ lekesine dönüşüyor insan. Koptukça kanayan, kazındıkça yeniden kusan bir şeylere dönüşüyor. Hep birilerine dönüp kendini oralarda aramak da bu yüzden. Bıraktığın izin üzerine neler dökülmüş, izlerin nelerle kazınmaya çalışılmış; görüp de rahatlamak için. Başkasının huzurunu kaçırarak huzura eren pisliklere dönüşüyoruz. Bir şeylere dönüşüyoruz işte. Zaten ben kimi sevsem bir canavara dönüşüyor. Ben neye dönüşsem başıma sinekler üşüşüyor.

    Sonra tutunduğun yıldız da düşüyor. Birilerinin dileğine vesile işte. Birilerinin birilerini öpebilmesi için kıytırık bir bahane. Ağaçlar da dökülüyor suyuna ayağımı daldırmadığım uzak nehirlere; saçlarını yıkayıp anılardan kurtulmayı dener gibi ince bir ahenk içerisinde. İçerisinde kin barındıran zehirli bir çalı meyvesi gibi az buğulu ve bol kırmızı. Kalp dediğin o intihara meyilli yaratık da tam da böyle bir şey işte.

    Belki elindeki kopmaya mahkûm köprüyü aramıza germek yerine elimi tutabilseydin, insana yakışır gülücükleri kucak dolusu paylaşabilirdik seninle. Ne bakışlarımı sular dururdum o zaman ne de sayfaları isminle doldururdum. Gecedir der geçerdim içimde dolanan karanlığa. Kararlılığa tiner döküp seyreltirdim,  ellerine ilk kez görmüş gibi hayretle bakardım. Seni, seni çok mutlu gördüğüm bir rüyayı anlatmak için arardım. Uyandığımda sesine ihtiyaç duydum, nasılsın derdim. Nasılsın, kalakaldığım yerden seni sevmeye devam edeyim ister misin?